NEO-CON'LARIN "GÖRÜLMEYEN" MESAJI:"GERİ DÖNÜYORUZ,HAZIR OLUN" - Haber Alternatif
Sosyal Medya Hesaplarımız

ÖZEL HABER

NEO-CON’LARIN “GÖRÜLMEYEN” MESAJI:”GERİ DÖNÜYORUZ,HAZIR OLUN”

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren Çelik

Bugün Sedat Peker’inin “Deli Çavuşunun” KKTC’deki kumar sefası sürerken para kaybedenler listesi yayınlarken çektiği dikkat ve yarattığı tartışmanın gümbürtüsü arasında ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın  2020 itibariyle ABD’nin en büyük bağımsız haber sitesi The Hill’de yayınlanan politik analizi ve bu analizdeki Erdoğan-Türkiye değerlendirmeleri kendisine hak ettiği değeri bulamayarak tabiri yerindeyse “Kaynadı gitti.”

Hatta Bolton’un analizi pek çok sitede haber dahi olmadı.

Peki ne diyordu bu analizinde ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton? “Erdoğan önümüzdeki Cumhurbaşkanlığını kaybeder ve muhalefet Erdoğan’ı göndermeyi başarabilirse Türkiye’nin S-400 kararı değişebilir”

Ne Bolton sıradan bir isimdi ve “Önemi” sadece ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı olması ile sınırlıydı, ne bu analizde söyledikleri sıradan şeylerdi…

Peki nedir Bolton’u bu denli “Dikkate alınması gerekli” bir şahsiyet kılan ve nedir Bolton2un bu analizinin önemi?

Evet efendim “Bu kadar peşrev yeter” diyoruz o zaman…

Sizler hazırsanız biz de hazırız,işte başlıyoruz çayı kahveyi kapan gelsin…

Tarih yaprakları 1950’yi gösterdiğinde 2. Dünya Savaşı yeni bitmiş ve savaşta Nazizme karşı birlikte mücadele eden ABD ve SSCB Dünya’nın 2 yeni süper gücü olarak çoktan “Soğuk Savaşa” girişmiştir bile…

İşte bu “Soğuk Savaş” döneminin başlaması ile birlikte Dünya’nın pek çok önemli anti-komünist önemli edebiyatçısı,aydını ve entelektüeli pek çok çeşitli konuda tamamen zıt fikirlere sahip olsalar da 26 Haziran 1950 tarihinde Batı Berlin’de bir araya geldiler. Bu isimler tabii ki sıradan bir nedenle bir araya gelmemişlerdi. 26 Haziran 1950 tarihinde toplanan bu “Elit” aydınlar grubu “Congress for Cultural Freedom” isimli “Anti-Komünist” kültür organizasyonunun kuruluş metnine imza atıyorlardı.

Aman efendim kimler yoktu ki o gün orada…

Avusturyalı ünlü yazar ve yayıncı Franz Berkenau,20. yüzyılın ilk yarısına damga vuran bilim adamlarından düşünür,filozof  ve psikolog John Dewey, ABD’li filozof ve siyaset teorisyeni James Burnham,Amerikalı düşünür ve kamu entelektüeli Arthur M. Schlesinger Jr., ünlü İngiliz tarihçi Hugh Trevor-Hoper, Bertnard Russel -ki kendisinin önemini ve unvanlarını saymaya dahi gerek görmüyoruz-, ünlü yazar Arthur Koestler,İtalyan idealist filozof, tarihçi ve politikacı Benedetto Croce,Alman gazeteci ve profesör Richard Löwenthal, 20. yüzyilda ABD drama edebiyatının en önemli 3 isminden birisi olarak kabul edilen Amerikalı oyun yazarı ve senarist Tenesse Williams, ABD’li sendikacı Irwing Brown, Amerikalı bir gazeteci, entelektüel ve anti-komünist solun en önemli isimlerinden birisi olan Melvin J.Lasky…

Bu isimler ile birlikte Irving Kristol ile birlikte Michael Josselson da bu kuruluş bildirgesi imzalanırken oradaydılar. Bu iki ismi bilerek ayrıca yazdık, bu 2 ismi not edin zira bu isimlere daha sonra döneceğiz…

Bu “Şampiyonlar Ligi” gibi kadroya sahip olan dernek ilk iş olarak Encounter isimli bir dergi yayınlamaya başladı… Dergi tabii ki Anti-Komünizm üzerine son derece etkili yazıların yer aldığı bir yayın organı olarak kısa sürede tüm Dünya’da okunmaya başlarken kadrosundaki yazarlardan ötürü çıktığı andan itibaren Dünya’nın da en prestijli yayın organlarından birisi halini aldı.

Encounter Dergisi, Congress for Cultural Freedom’un yayın organı olarak o kadar başarılı ve etkili oldu ki çok kısa zaman içerisinde Congress for Cultural Freedom faaliyetlerini Dünya’nın 35 ülkesinde birden sürdürmeye başladı.

Congress for Cultural Freedom ve yayın organı Encounter Dergisi ABD’nin SSCB’ye karşı sürdürdüğü “Anti-komünizm” mücadelesinin adeta “Kültürel kalesi” haline gelmişti…

Bu arada Congress for Cultural Freedom su gibi para harcamakta, yayın organı olan Encounter Dergisi’nin her bir yazarı için devasa ücretler ödemekteydi. Tabii bunun karşılığı da fazlası ile alınmaktaydı.

Yazımızın hemen başında bu Congress for Cultural Freedom’da bir araya gelen isimlerin pek çok konuda birbirine zıt fikirleri olsa hatta bazıları birbirleri ile ihtilafı olan, birbirleri ile polemik yaşamış isimler olsa da nasıl olup da bir araya gelebildiğine ve adeta mükemmel bir orkestra uyumu ile bu organizasyon içerisinde birlikte koordineli biçimde hareket edebildiklerine herkes şaşırıyordu.

Herkes şaşıradursun Congress for Cultural Freedom ve Encounter Dergisi SSCB için adeta bir “Kabus” haline gelirken sırf bu oluşuma karşı cevap verebilmek adına SSCB etkisi açısından fiyasko ile sonuçlanacak Dünya Barış Partizanları Kongresi gibi benzer oluşumlar yaratmaya çalışsa da Congress for Cultural Freedom’un etkisinin yanından dahi geçemiyordu.

Şimdi sizlerle takvim yapraklarını 1948 yılının son bahar aylarına sarıyoruz…

Londra’daki MI6 binasında İngiliz ve ABD istihbarat birimlerinden yetkililer bir araya geldikleri sayısız toplantıdan birisini daha yapıyorlardı ve bu kez konu “Kültürel Savaştı” Bu toplantı aslında bir süredir üzerinde çalışılan bir fikrin somutlaştırılması için yapılmaktaydı. Anglo-Amerikan Dünya’nın en seçkin,en prestijli isimleri bir kültürel organizasyon ile bir araya getirilecek, bu kültürel organizasyon bir yayın organı ile tüm Dünya’da ABD-İngiliz ortaklığı için “Anti-Komünizmin” kültürel ve psikolojik savaşını verecekti…

Projeye İngiltere’nin fikri,entelektüel ve lojistik, ABD’nin ise finansal destek vermesi üzerinde mutabakata varılmıştı.

Hani sizlere “Bu 2 ismi not edin az sonra geri döneceğiz” dediğimiz 2 isimden birisi olan Michael Josselson vardı ya… İşte o Michael Josselson bu proje için “Koordinatör” olarak görevlendirilmişti zira Michael Josselson o esnada CIA’nın en önemli ajanlarından bir tanesiydi.

Ve işte Congress for Cultural Freedom da bu derneğin yayın organı olan Encounter Dergisi de bizzat CIA tarafından finanse edilmiş ve ABD-İngiltere tarafından koordine edilmişti!

Zaten hani Congress for Cultural Freedom’un “Şampiyonlar Ligi” gibi bir kadro ile kuruluş bildirgesini ve manifestosunun açıklandığı 26 Haziran 1950 tarihinde başkanlığını yürütecek “Sekreterlik” görevine de CIA ajanı Michael Josselson seçilmişti!

Congress for Cultural Freedom 1970’lerin başına kadar tüm Dünya’da üst üste konferanslar,seminerler düzenledi,Encounter Dergisi’nin yanına pek çok başka yayın ekledi, Dünya’nın neresinde bir “Anti-Komünist” yapılanma varsa bu yapılanmaların kültürel ayağı ile işbirliğine gitti.

1970’ler ile birlikte kuruluşundan beri CIA ajanı olan Michael Josselsen ile birlikte size “Az sonra geri döneceğiz bu isimlere” dediğimiz 2 isimden birisi olan ve Congress for Cultural Freedom’un “Perde arkasındaki beyni” konumundaki Irving Kristol’ün ABD siyasetini de derinden etkileyecek etkisi giderek artmaya başladı. Kristol’ün de CIA ile bağlantılı olduğunu düşünmemek ise ancak ve ancak saf dillik olacaktı…

Peki kimdir bu Irving Kristol ve önemi nereden kaynaklanır? Anlatalım efendim…

Irving Kristol İngiliz-ABD istihbaratının ortak projesi olan Congress for Cultural Freedom’u perde arkasında asıl yöneten ve her bir faaliyeti koordine eden ama daha da önemlisi başlı başına bu yapı üzerinden kurduğu nüfuz alanı ile ABD dış politikasına yön veren isimdir.

Hani bugün şu meşhur “Neo-Conlar” dediğimiz kavram var ya… Hah işte bu kavramın fikir babası olur kendisi.

Irving Kristol edindiği nüfuz ile kısa sürede ABD’de Beyaz Saray’a kadar uzanarak Başkan Nixon dönemi ile birlikte ABD dış politikasında etkin bir rol oynamaya başlar…

ABD siyasetinde “Godfather” namı ile anılan Irving Kristol aynı zamanda tabii ki ABD Dış Politikası’nı yönlendiren en önemli kuruluş olan Couincil on Foreign Relations’un (CFR) da “PROTOKOL” üyelerinden birisi ve yine pek tabii ki Rockefeller Ailesi’nin son derece yakını olan bir isim.

Ancak Irving Kristol’ün ABD siyasetinde, Cumhuriyetçi Parti üzerinde ve ABD politikasında etki alanında zirveye çıktığı dönem Reagan dönemidir. Kristol’ün “Öğrencileri” Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Henry Kissinger gibi isimler Kristol’ün fikir babası olduğu “Neo-Con” ideolojiyi giderek daha da mükemmel bir hale getirip, devlette en en etkin noktalara gelirken bu ekibe 1970’lerin sonunda yeni bir isim katılmıştır: George Bush..

George H. Bush 1980 yılında önce başkan adaylığı için kampanya başlatsa da daha sonra “Ekip” ABD Başkanlık seçimlerinde Reagan’ın desteklenmesi yönünde karar alacak, Reagan ekibine dahil edilecek George H.Bush  ise Başkan Yardımcısı olacaktır. Reagan’ın 2. döneminde ise “Ekip” Cumhuriyetçi Parti’nin ilk kadın başkan yardımcısı adayı Geraldine Ferraro karşısında “Baba” Bush’un arkasında durmaya devam edecek ve Bush da bir dönem daha Reagan ile birlikte Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı olarak yerini alacaktır.

Ancak “Neo-Con” “Ekip” için artık Başkan Yardımcılığı yeterli değildir ve kendi “Başkanlarını” çıkartmaya ve Beyaz Saray’a tamamen egemen olmaya karar vermişlerdir.

Ve tahmin edeceğiniz üzere Kristol ve “Ekip” “Baba Bush” olarak da bilinen  George H.Bush’u başkan adayları olarak çoktan belirlemişlerdir. Neticede 1989 yılında Bush ABD Başkanlık seçimlerinde rakibi Dukasis’i geride bırakarak başkan seçilecektir.

“Ekip” artık Beyaz Saray2ı ele geçirmiştir.

“Neo-Con” ekibin felsefesi açıktır: “ABD Dünya’nın Süper Gücü’dür ve bunu herkes kabul etmek zorundadır. ABD Dünya’nın her yerinde çıkarlarını en “Sert” şekli ile korumalıdır ve bu bağlamda Dünya’nın çeşitli ülkelerine açık askeri müdahalelerde bulunmaktan çekinmemelidir. ”

Kristol’ün fikri babası ve perde arkasındaki belirleyicisi olduğu bu ekip için Ortadoğu yaşamsal öneme sahiptir ve bu bölgede Irak diktatörü Saddam Hüseyin en büyük tehlikedir. O zaman “Sorunun” çözülmesi gerekmektedir ve zaten ABD’nin Saddam’a “Kuveyt’e girerseniz biz karışmayacağız” mesajını büyükelçisi ile iletip, buna güvenerek Kuveyt’i işgal eden Saddan Hüseyin’in üzerine bomba yağdırdığı 1.Körfez Savaşı da tam da bu “Çözüm” için gerçekleştirilmiş bir “Operasyondur”.

ABD 1.Körfez Savaşı ile Ortadoğu’ya kalıcı olarak yerleşmiştir. “Neo-Con” ekibin keyfine diyecek yoktur. Ancak ABD içerisinde dinamikler değişmektedir. Halk Cumhuriyetçilerin “Şahin” politikalarından şikayet etmeye başlamıştır. Ve “Güvercin” Demokratlar giderek ön plana çıkmaya başlamışlardır.

1992 sonuna gelindiğinde Demokrat’ların “Karizmatik” Başkan adayı Arkansas Valisi Bill Clinton ABD’de popülaritesini giderek arttırırken, Bush için işlerin hiç de kolay olmayacağı da belli oluyordu. Nitekim 1992 sonunda yapılan başkanlık seçimlerinde “Neo-Con” “Ekip” hezimete uğrayarak Demokrat Clinton’a yenildi ve Beyaz Saray’ı “Boşaltmak” zorunda kaldı.

Ancak “Neo-Con” ekip pes etmemişti ve daha söyleyecek çok sözleri vardı…

Clinton yönetimini kendi “Şahin” politikalarının uzağında gören ve Clinton’u “ABD’nin büyüklüğünü ve süper gücünü kavrayamamakla” suçlayan bu ekip Beyaz Saray’ı yeniden ele geçirmek için çalışmalara ise daha seçimi kaybettikleri gün başlamıştı.

Şimdi sizlerle takvim yapraklarını 1997 yılına sarıyoruz…

ABD’de Washington DC’de yeni bir Think-Thank kuruluşunun temelleri atılmaktadır…

Yeni kurulan bu think-thank kuruluşunun adı Project for the New American Century yani YENİ AMERİKAN YÜZYILI PROJESİ’dir.

İsterseniz bu think-thankin kuruluşunda imzası olan isimlere şöyle bir bakalım:

Donald Rumsfeld,Dick Cheney,Paul Wolfowitz,Richard Armitage,Zalmay Halilzad… Nasıl kadro ama?

Peki kim bir araya getiriyor dersiniz bu muhteşem “Neo-Con” kadroyu? “Neo-Con” doktrinin fikri babası olan “GODFATHER” Irving Kristol’un oğlu William Kristol. Kiminle birlikte peki? Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü tarafından “silahlı çatışmalar konusunda dünyanın önde gelen otoritelerinden” biri olarak adlandırılan tarihçi, CFR’nin en önemli üyelerinden birisi olan,silah sektörünün kendisinin her bir cümlesini can kulağı ile dinlediği ve en önemli “Neo-Con”lardan birisi olan Max Booter…

Efendim bu kadro pek bir rahatsız, pek bir sinirli o esnada… Zira kendilerince ABD son derece “Pasifist” şekilde yönetilmekte, dış politikada çok daha “Şahin” olunmalı, ABD çıkarı olan her yerde mutlaka ABD ordusu müdahil olmalı -Tabii onların bu fikirleri ABD’li silah baronlarının pek bir hoşuna gidiyor- Yani efendim koskoca ABD nasıl olur da öyle miskin miskin oturur bu “Ağır abilerimize” göre…

Tabii bu “Ağır abilerimiz” de öyle boş boş oturacak değil ya 1998 yılında alıyorlar kağıdı kalemi ellerine bir mektup yazıyorlar ve veriyorlar postaya tabii “Gizli” ibaresi ile zira alıcı direkt olarak ABD Başkanı…

Peki ne yazıyorlar bu mektupta bu “Şahin” neo-con ekibin her birinin ismi “Karanlıklar dünyasına” parlak neon ışıkları ile yazılmış isimleri?

Diyorlar ki;

“Artık Körfez Savaşı koalisyonundaki ortaklarımıza güvenemeyeceğimiz” için ABD’nin Irak’a karşı tek taraflı eyleme geçmelidir”

(Bu raporda belirtildiği üzere “eski” ortaklara güvenemeyen ABD tam anlamı ile “Güvenebileceği” ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a geçişine kayıtsız onay vereceğini taahhüt eden yeni bir “dost” aramaya başlamıştır bile… Biz ise bu dostu 3 Kasım 2002 seçimlerinde tanıyacaktık)

Devam ediyorlar efendim;

“Kabul edilebilir tek strateji, Irak’ın kitle imha silahları kullanma veya kullanmakla tehdit etme olasılığını ortadan kaldıran stratejidir. Yakın vadede bu, diplomasi açıkça başarısız olduğu için askeri harekat yapma istekliliği anlamına gelir. Uzun vadede bu Saddam Hüseyin ve rejimini iktidardan uzaklaştırmak anlamına geliyor”

Dönemin ABD Başkanı Clinton’a gönderilen “Mektup-stratejik rapor” karışımı bu metinde şu çarpıcı “ÖNGÖRÜDE” bulunuyorlar:

“Yeni bir Pearl Harbor gibi bir felaket ve katalizör olayı” olmadıkça, değişimin yavaş yavaş gerçekleşeceğini öngörmekteyiz”

Ve William Kristol bu rapor-mektup sonrasında ” Başkanın 11 Eylül’den çıkarması gereken bir sonucun, arkanıza yaslanıp terörist grupların veya kitle imha silahları geliştiren diktatörlerin ilk önce bize saldırmasına izin vermenin kabul edilemez olduğunu düşündüğümüzü kamuoyuna açıkladık” diyor…

Yani diyorlar ki bu “Neo-Con” ekip”; öyle bir büyük olay olmalı, öyle bir felaket, küresel çapta travma yaratacak bir şey olmalı ki bu olay “Katalizör” Türkçesini söylemek gerekirse “Bahanemiz” olsun ve öyle yavaş yavaş değil bir anda askeri müdahale ile bu işleri çözelim.

Bak işte Allah’ın işine ki bu mektubun yazılmasından kısa süre sonra 2000 yılında “Neo-Con” ekibin en önemli isimlerinden eski Başkan Baba Bush’un oğlu George W. Bush’un Başkan seçilmesinin hemen ardından 11 Eylül saldırıları gerçekleşiyor… Yani hani bu “Ağır abilerimizin” bekledikleri “Yeni Pearl Harbour” gerçekleşiveriyor, küresel etkileri olan bir travma yaşanıveriyor…

Aaa bir de bakıyoruz bu arkadaşlar oğul Bush’un yönetime gelmesi ile birlikte Türkiye’den 1 Mart Tezkeresi’ni geçiremeseler de Irak’a giriyorlar ve hani tam da o yazdıkları mektupta belirttikleri, “Öngördükleri” üzere Irak’ta “Kitle imha silahları” buluyorlar! Bak işte Allah2ın işine… Tabii bunlar hep tesadüf zaten bunların kendi yalanları olduğu da daha sonra ortaya çıktı ama olsun bu abiler tüm Dünya’nın gözünün içine baka baka BM Genel Kurulu’nda Irak’ta ele geçirilen kitle imha silahlarını sayıp “Adamlara helal olsun katliamı önlediler vallahi” dedirtip, kendi askerlerini Irak’ta güller ile karşılattılar…

Ha tabii araya milyarlarca dolarlık petrol bölgelerine “Yasal anlaşma” adı ile çökmek gibi şeyler de oldu ama tabii hiç birimiz ABD’nin Irak’a girerken petrolü falan düşünmediğini tek amacının Irak’a özgürlük,demokrasi ve refah getirmek olduğundan eminiz değil mi yani..

11 Eylül saldırıları olduğu tarihte bir bakıyoruz ABD’de Beyaz Saray’a kim nerede?

George W. Bush Başkan

Project for the New American Century yani YENİ AMERİKAN YÜZYILI PROJESİ’nin kurucularından Donald Rumsfeld ABD Savunma Bakanı…

Project for the New American Century yani YENİ AMERİKAN YÜZYILI PROJESİ kurucusu Dick Cheney Başkan Yardımcısı…

Paul Wolfowitz Pentagon’dan sorumlu isim…

Ha yine bu arada kısa süre içerisinde Project for the New American Century yani YENİ AMERİKAN YÜZYILI PROJESİ kurucu isimlerinden olup, 1998’de Clinton’a gönderilen mektupta imzaları olan Richard Armitage’in Dışişleri Bakan Yardımcısı,Zalmay Halilzad’ın Beyaz Saray’ın Irak muhalefetiyle irtibat görevlisi (daha sonra ise ABD’nin girdiği Afganistan’da özel görevli), Richard Perle’nin ise Savunma Bilim Kurulu Başkanı olduğunu da ekleyelim… Ama tabii bunların hepsi “Tesadüf”

Şimdi siz diyebilirsiniz ki “Arkadaş sen yazıya bugün ABD basınında yazısı yayınlanan John Bolton diye girdin ama onun dışında herkesten bahsettin” Ama efendim kazıun ayağı öyle değil. Anlatalım…

Şimdi ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı olan John Bolton kimdir? Kendisi ABD’nin en önemli “Neo-Con”larından birisi olurlar… Ayrıca John Bolton2un önemi sadece bu görevinden kaynaklanmaz zira Bolton aynı zamanda bu “Neo-Con” ekibin “Çelik çekirdeği” içerisinde yer alır…

Hani size “Tesadüfen” her bir öngörüsü gerçekleşen, imzacılarının her birisi de o “Öngörüler” gerçekleşirken ABD’nin en önemli ve stratejik mevkilerine yükselen rapor vardı ya az önce yazdığımız… İşte John Bolton o stratejik raporun mimarlarından ve en önemli imzacılarından birisidir. Kendisi de yine tesadüfen 11 Eylül saldırılarının hemen sonrasındaki süreçte Silahsızlanmadan Sorumlu Devlet Müsteşarı olmuş zaten sonra da karşımızda ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak arz-ı endam etmiştir.

Şimdi efendim bakınız ABD’de başını Irving Kristol’ün oğlu William Kristol ile CFR’nin en etkin üyelerinden birisi olan Robert Kagan’ın çektiği “3.Kuşak Neo-Conlar” olarak adlandırılan bir “Ekip” bugün Biden yönetimindeki ABD politikalarını son derece pasifist buluyor. Bu durumdan son derece rahatsızlar. Bu ekip 1997’de topladıkları “Rüya Kadroyu” ve bu kadronun yetiştirdiği yeni “Neo-Con “yıldızları bir araya toplamak üzere çalışmaya çoktan başladı. Yeniden aday olmak için çoktan sahalara inan Trump’a bu “Neo-Con” ekip tüm desteklerini verecekler ve malumunuz bu ekip “Çok öngörülü” bir ekip…

Şimdi bu ekibin en önemli isimlerinden birisi olan John Bolton diyor ki; “Erdoğan seçimlerde giderse,Türk muhalefeti Erdoğan’ı göndermeyi başarırsa Türkiye’nin S-400 kararı değişir”

Yani Bolton aslında o makaleyi kendi “Ekibine” yazıyor ve diyor ki “S-400 bizim için stratejik önemi olan bir konu. Erdoğan ile Biden’ın arası ne kadar kötü olursa o kadar iyi, küresel sistemin Erdoğan ile uzlaşmasını engellememiz lazım”

Bolton “Ekibine” diyor ki “Bu Biden yönetimi gibi olmayacağız yeniden müdahaleci olacağız ve bu müdahaleleri yaparken de burnumuzun dibinde S-400 gibi bir tehlikeyi kabul edemeyiz”

“Denge politikalarını” pek seven Erdoğan, kendisine en başından tavırlı ve mesafeli Demokrat Biden yerine “Şahin” Cumhuriyetçi ekiple ve bu ekibin “Küresel” networkü ile anlaşmayı denemeyi isteyecektir ama anlaşılan “Şahin Neo-Con” ekip Erdoğan’a kapıları çoktan kapatmış gözüküyor.

Tabii bunlar önemli şeyler değil, memleketimin güzel insanları “Deli Çavuş”un yayınladığı kumar listelerinde Serdar Ortaç’ın kumarda kaybettiği paralar üzerinden “Kumar borcu var ama borçlarını ertelediler” duyarı kasmaya devam edebilir…

O zaman da “İyi uykular Türkiye’m, her nerede uyuyor ve uyutuluyorsan” demek düşer bize de…

 

_______________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:

 

 

 

 

 

Yorum yapmak için tıklayın

Bir Cevap Yazın

ÖZEL HABER

BAHÇELİ’NİN “TEHDİDİ” Mİ,BAHÇELİ’NİN “HAMLESİ” Mİ?

Yayınlanma Tarihi:

on

 

Celal Eren ÇELİK

Türkiye son bir kaç gündür ülkücü camia içerisinde başlayan bir kavga ve bu kavganın yansımalarını izliyor.

Hatırlanacağı üzere Ankara’da Alparslan Türkeş Vakfı’nın düzenlediği MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in doğum günü sebebiyle yapılan anma etkinliğinde Ülkü Ocakları üyesi olduğu iddia edilen kişiler toplantıyı basmış ve fiili bir kavga yaşanmıştı.

Bu konu aslında milliyetçi camia içerisinde çok daha “Derin” bir kavga ve başlı başına bir yazının konusu. Zira MHP içerisinden ayrılan bir grubun Alpaslan Türkeş Vakfı üzerinden “Alternatif” bir ülkücü yapılanma içerisine girdikleri ve MHP ile Ülkü Ocakları’nın tepkisinin asli sebebinin bu olduğu konuşuluyor.

Ancak dediğimiz gibi bu “Derin” konu bir başka yazının konusu…

Biz bu yazımızda yaşanan bu kavga sonrasında Devlet Bahçeli’nin Mansur Yavaş’ı tehdidi ile boyut değiştiren yansımalar konusunda bir değerlendirme yapacağız.

***

İşin açıkçası kamuoyu pek çok olayda olduğu gibi bu olayda da Bahçeli’nin hiç gündemde yokken Mansur Yavaş’a hitaben grup toplantısındaki “Ciddi olaylar yaşandı geçen günlerde. MHP olarak bunun üzerinde duruyoruz. Elde ettiğim ön bilgilerde, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Bey’in elinin altında geliştiği hakim. Bundan sonra Mansur Bey dikkat etsin. Artık kendisinin ardından bir ülkücü nefes vardır, her gün de takip edecektir.”  sözleri çıkışını anlamlandıramadı.

Söz konusu Bahçeli ve bu tip “Kritik” açıklamalar olduğu zaman 5 dakika durup düşünmek ve mutlaka ama mutlaka “Kim kazandı” sorusunu sormak gerekiyor diye düşünüyorum…

Bahçeli’nin açıklaması sonrasında Mansur Yavaş’a kamuoyunda büyük bir destek geldi. Yavaş’ın Bahçeli’nin tepkisi karşısındaki duruşu ve ölçülü cevabı ise kamuoyundaki “Sadece işine odaklanmış, hizmet eden devlet adamı” imajını daha da perçinledi.

Yani Bahçeli’nin bu açıklamasında asıl kazanan hikayenin “Mağduru” pozisyonundaki Mansur Yavaş oldu.

Peki Bahçeli’nin bu açıklamasının zamanlaması nasıldı?

Bahçeli’nin Mansur Yavaş’a yönelik bu çıkışı ve kamuoyunda Mansur Yavaş’a olan desteğin daha da artmasını sağlayan bu gelişmeler Meral Akşener’in İstanbul’da Cumhurbaşkanlığı seçimi için İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na açık destek vermesinin hemen arkasından geldi.

İYİ PARTİ ve Genel Başkanı Meral Akşener Millet İttifakı’nın adayı olması konusunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun değil İmamoğlu’nun adaylığını desteklediğini en “Diplomatik dille” ve çeşitli mesajlar ile dile getirdi. Yani şu anda Millet İttifakı’nın adaylığı için “Perde arkasında” süren yarışta İmamoğlu’nun eli bu destek ile biraz daha güçlenmişken Bahçeli’nin bu çıkışı sonrasında ortaya çıkan kamuoyu desteği ile birlikte Mansur Yavaş için oluşan kamuoyu baskısı da daha da artmış oldu.

Şimdi biraz da geçmişe dönüp, Bahçeli’nin bu “Mağdur” yaratma konusundaki uzmanlıklarına ve bunların sonucuna bakalım…

Bahçeli kendisine rakip olarak yola çıkan muhaliflerini bir parti kongresinde karşılarına çıksa -Ki o zaman 4 muhalif aday vardı karşısında- önce partiden ihraç etti. Ortaya “Mağdur” bir “Muhalif kadro” çıktı. Bu “Mağdur muhalif kadro” partileşmek için harekete geçince toplantıları MHP teşkilatları tarafından basıldı,önlerinin kesilmesi için her şey yapıldı. Bu yapılanlar ise hep “Mağdur kadro” hanesine artı puan olarak yansıdı,MHP’ye öfkeli ülkücü taban yeni partiye doğru kanalize oldu.

Son olarak bir partinin en zor örgütlendiği taşralarda Bahçeli MHP teşkilatlarını kapatarak bizzat kendi partisi içerisinde mağdur,küskün ve öfkeli bir taşra kitlesi yarattı. Ve o “Mağdur,öfkeli ve küskün” taşralı MHP’li ülkücü taban kapatılan teşkilatlarına İYİ PARTİ tabelası astı,İYİ PARTİ en zor örgütleneceği taşralarda kolayca örgütlenebildi.

Tüm bu yaşanan sürecin sonunda doğan İYİ PARTİ Türkiye’nin en büyük siyasi partilerinden birisi,Millet İttifakı’nın 2. gücü konumuna gelirken İYİ PARTİ’nin tüm teşkilatları elinde olan Koray Aydın için Bahçeli “Onların içindeki tek gerçek ülkücüdür” övgüsünü yaptı,Koray Aydın ise Meral Akşener istifa etmeye kalktığı gün Akşener’in evinin önünde konuşmasına “Yanlışlıkla” “Liderimiz Sayın Bahçeli” diye başladı…

***

Bahçeli bu ülkede 7 Haziran seçimleri sonrasında ayağına kadar gelen, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Başbakan sen ol koalisyon kuralım” teklifini geri çevirip, birden bire Erdoğan ve AKP’ye destek vermeye başladı.

“İttifak sisteminin” ve %50+1 sisteminin mucidi olarak AKP’yi kendisine “Mahkum” etti… Bugün AKP o kadar MHP’ye mahkum halde ki “%50+1 bize Bahçeli’nin tuzağıdır” diyorlar,zira bu sistem adım adım adım AKP’nin siyasal iktidarının sonunu hazırlıyor.

Bununla da kalmadı AKP içerisinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya verdiği açık destek ile kendisine “İçeriden mevzi” kazandı.

Yani Bahçeli hem MHP’yi yönetti,hem AKP’yi “Yönlendirdi”

***

Şimdi tüm bunları alt alta koyunca Bahçeli’nin bu kez de Mansur Yavaş’tan bir “Mağdur” yaratarak tam da İYİ PARTİ’nin İmamoğlu desteği iyiden iyiye açığa çıkmışken planlı ve stratejik olarak Millet İttifakı’nın adayının belirlenmesi sürecinde “Belirleyici rol oynama” üzerine yeni bir “Hamlesi” ile karşı karşıya olup olmadığımızı insan düşünmeden edemiyor hani…

Zira olayı böyle düşündüğünüz zaman da Bahçeli’nin Millet İttifakı’nın adayının İmamoğlu yahut Kılıçdaroğlu yerine ülkücü kimliğini hiç bir zaman saklamamış, MHP’de en üst düzeyde görevlerde bulunmuş Mansur Yavaş’ın Millet İttifakı’nın aday olmasını istemesini de gayet doğal ve mantıklı olur.

Neticede eğer durum buysa Bahçeli’nin hedefi gerçekleşir Mansur Yavaş Millet İttifakı’nın adayı olursa kendisi Erdoğan’ı destekleyecek Bahçeli seçimi kim kazanırsa kazansın Türk siyasetinin “Asıl kazananı” olacaktır.

Şimdi burada asıl kilit soru şu: “Mansur Yavaş Cumhurbaşkanı adaylığını düşünüyor mu?”

Gerek yakın ekibi ile bizzat görüşmelerimde, gerekse kendisinin çeşitli mecralarında Mansur Yavaş’ın kesinlikle böyle bir düşünce içerisinde olmadığı sonucu çıkıyor, Yavaş da tamamen Ankara halkına hizmet etmeye odaklanmış olduğunu defalarca vurguladı.

Ama siyasette “Taban baskısı” çok önemlidir ve bu “Baskı” uygun konjonktürel şartlar ile birleştiği zaman sizin bir yere aday olup olmamanızın, görev isteyip istememenizin bir anlamı kalmaz zira o şartlar kendisini dayatır ve siyasetin doğası gereği kendinizi hiç beklemediğiniz bir noktada bulabilirsiniz.

Şimdi belki de böyle düşündüğünüz zaman yeniden sormak gerek kendimize: Bu çıkışlar Bahçeli’nin “Tehdidi” mi yoksa “Hamlesi” miydi acaba?

Tabii biz sadece sesli düşündük,katılmak yahut katılmamak sizin bileceğiniz iş…

ÖNEMLİ NOT: Bu yazıdan “Mansur Yavaş’ın Bahçeli ile koordineli hareket ettiği” gibi bir sonuç çıkarabilecekler mümkünse yazıyı tekrar ve dikkatle okusunlar zira böyle bir sonuç çıkartıyorlarsa yazıdan hiç bir şey anlamamışlar demektir.

________________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:

 

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

“ÜÇ KURUŞA” BİR “KULÜP”

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren ÇELİK

Dün DW Türkçe’de yer alan bir haber Türkiye’de gündeme adeta bomba gibi düştü ve pek çok tepkiyi beraberinde getirdi.

DW Türkçe’de yer alan haberde Dünya’da “En büyük Çerkes asimilasyonunun” uygulandığı ülke olarak lanse edilen Türkiye için tarihsel gerçeklerle uyuşmayan bir haber kaleme alınmıştı.

Bu haberin yayınlanmasının ardından başta Türkiye’de yaşayan Çerkesler olmak üzere kamuoyunda ciddi bir tepki oluşurken konu bir anda sosyal medyada da TT olacak kadar gündeme yerleşti.

Peki bu haberin zamanlaması tesadüf müydü yoksa birileri son dönemde sanki “Gizli bir takvime” yaymışçasına bir “KAŞIMA OPERASYONU” mu yönetiyorlar?

Bu girizgahı yaptıktan sonra yazımızın sonraki bölümlerinin bütünsel olarak ele alınabilmesi için ülkemizde çok da bilinmeyen “KÜLTÜR EMPERYALİZMİ” kavramının da tanımını girizgah bölümümüzde yapmamız gerekmekte…

Sami Şener “ASİMİLASYON;EMPERYALİZM;SÖMÜRGECİLİK” isimli KÜLTÜR EMPERYALİZMİNİ aşağıdaki ifadeler ile tanımlıyor:

“…Kültür emperyalizmi, aslında emperya­lizmin bir safhası ve çeşidinden başka bir şey değildir. Kültür emperyalizmine ma­ruz kalan bir toplum, kendine verilmek is­tenen kültür ve dünya görüşünün gerçek hedefini idrak edemeyecek bir hale gelir. Dinamik ruhunu kaybeden böyle bir top­lum, kendine sunulanın doğru veya yanlış olup olmadığım anlayamayacak bir uyu­şukluk ve sersemliğe düşer. Fikir ve sanat zevki ölmüş, hamle gücünü kaybetmiştir.

 

Kültür emperyalizmi altındaki ülkeler, ar­tık kendilerine yön veren toplumların is­tekleri doğrultusunda hareket etmekten başka bir tavra sahip olamazlar.”

Kültür emperyalizmi kavramının  ideolojik olarak “Fikri arka planını” oluşturan ve “Uygulayıcısı” olan 2 ülke ise İngiltere ve ABD…

Bu girizgahın ardından “Bu kadar Peşrev yeter” diyoruz ve yazımıza geçiyoruz…

 

Malumunuz Türkiye’de son dönemlerde en çok konuşulan ve gündem oluşturan dizilerin başında NETFLIX üzerinden yayınlanan KULÜP isimli dizi gelmekte…

Dizimiz bizi dramatik ve sürükleyici bir senaryo ile ağzımız açık kendisini seyretmek durumunda bırakırken alt metinde sürekli vurgulanan konu ise Türkiye’de Yahudi dilinin nasıl yok edildiği, Varlık Vergisi ile azınlıkların nasıl toplumsal ve ekonomik hayattan dışlandığı, hatta yer yer verilen mesajlar ile Türkiye’de azınlıkların bir dönem nasıl “Düşman” olarak görüldüğü…

Şimdi bu güzide dizimizi şöyle bir not edin zira geri döneceğiz dizimize…

Efendim şimdi sizlerle tarih yapraklarını 1985 yılına doğru saracağız…

1985 yılında Suudi Arabistan’da genç bir iş adamı o zamanlar için Suudi Arabistan için adeta devrim sayılacak bir şirket kuruyordu.

Kurulan şirketin ismi ARA Productions and Television Studios’tu… Şirket kısa sürede büyüdü ve sadece Suudi Arabistan’ın değil Ortadoğu’nun en önemli yayıncılık şirketi haline geldi.

Ortadoğu coğrafyasında hemen her ülkede bu şirketin kanalları,televizyonları peş peşe açılıyordu.

Ancak bu hızlı büyüme tabii ki bazı “Özel imtiyazların” bu şirkete tanınması ile gerçekleşmişti. Öreneğin Suudi hükümeti şirkete özel bir lisans vererek uydu yayınlarının içeriklerini herkesten önce bu şirketin kanallarının yayınlamasını sağlamış,ülkenin tüm büyük şehirlerinde bu şirkete ait kanalların daha yaygın şekilde izlenmesi için özel kablo alt yapısı geçirmiş, yüz milyonlarca dolar teknik alt yapı desteği sağlamıştı.

Peki Suudi hükümeti neden bir özel şirkete bu imkanları sağlıyordu? Aslında bu sorunun cevabı son derece basitti. Zira bu şirketi kuran o genç iş adamının adı Waleed bin İbrahim El İbrahim’di.

“E ne olmuş Waleed bin İbrahim El İbrahimi ise kara kaşına kara gözüne mi bu paraları vermiş Suudi devleti” diye sorabilirsiniz tabii ama Waleed bin İbrahim el İbrahimi öyle “Sıradan” bir işadamı değil hatta “Sıradan” olmayı bırakın iş adamı olmanın çok çok ötesinde bir anlam ifade etmekte bizzat Suud Kraliyet Ailesi için.

Efendim bu Waleed bin İbrahim El İbrahimi’nin 2 kız kardeşi var: Al Jawhara al İbrahim ve Maha al İbrahim…

İşte bu kız kardeşlerşden Al Jawhara al İbrahim merhum Kral Fahd’ın “En gözde” eşlerinden birisi olurken, Maha al İbrahim ise Suudi Arabistan’ın eski Savunma ve Havacılık Bakan Yardımcısı, Kral Fahd’ın erkek kardeşi Prens Abdulrahman’ın karısı…

Ha bir de 3. Kız kardeş var: Mohdi al İbrahim… Bu kız kardeş de Suudi Arabistan eski Yükseköğrenim Bakanı olan Khaled Al Angari’nin karısı…

Yani efendim Waleed bin İbrahim El İbrahimi iş adamı olmanın ötesinden Suud Kraliyet Ailesi’nin “Damadı”

Ve kurulan bu şirket de, kanallar da sadece kağıt üzerinde Walees bin İbrahim El İbrahimi’nin aslında bizzat Suudi Devleti’ne ait her şey. Zaten tüm karın %50’sini de Prens Abdülaziz bin Fahd almakta.

Ama durun daha bitmedi.

Şimdi efendim bu ARA Productions and Television Studios şirketinin ardından Waleed bin İbrahim El İbrahimi 1991 yılında Londra’da bir şirket kuruyor.

Waleed bin İbrahim El İbrahimi’nin bu şirketi birlikte kurduğu isim ise yine “Enteresan”: Salah Abdullah Kamel

Salah Kemal aynı zamanda İslam Kalkınma Bankası’nın da başkanı. Bu bankaya Türkiye dahil 51 Müslüman ülke üye ancak bankanın en büyük hissedarı Suudi Arabistan!

İşte efendim Waleed İbrahim El İbrahimi ile Salah Abdullah Kamel’in ortak olarak İngiltere merkezli kurdukları şirketin ismi ise MBC…

MBC resmen Suudi Devleti’nin propagandasının yapılması için kurulan bir şirket. Al Jazerra’ya karşı Suudi Devleti ve Ortadoğu’nun en önemli habarv kanalı haline gelecek AL ARABİA’yı da kuran işte bu şirket. Şirket Ortadoğu’nun FOX NEWS ve CNN’i olarak da anılmakta.

Ancak işte bu MBC isimli şirketin haber kanallarının yanında en önemli özelliklerinden bir tanesi de propaganda yapılan ve hedef coğrafya olan Ortadoğu coğrafyasındaki ülkelerdeki çeşitli yapım şirketleri ile anlaşarak çeşitli diziler yapmak.

Başta yaptığımız “KÜLTÜR EMPERYALİZMİ” tanımının uygulayıcı aparatı olarak bu MBC şirketi Suudi Arabistan adına propaganda, psikolojik harekat gibi unsurların medya kullanımı ile uygulanmasının nadide örneklerini çeşitli ülkelerde sergilemekte.

Şimdi siz bana “Arkadaş KULÜP dizi diye başladın, Suud Karaliyuet Ailesi’nin damadının şirketlerini yazıyorsun ne alaka şimdi?” diyebilirsiniz ama hiç öyle demeyin zira kazın ayağı öyle değil…

KULÜP dizisinin yapımcısına baktınız mı hiç? KULÜP dizisinin yapımcısı 03 MEDYA…

Peki O3 Medya’nın ortağı kim dersiniz? Bingo! Suud Kraliyet Ailesi’nin “Damadı”, Suudi devletinin propaganda aradcı olan medya şirketlerini yöneten Waleed bin İbrahim El İbrahimi’nin sahibi olduğu Londra merkezli MBC isimli şirket!

***

Şimdi sizlerle ile Mayıs ayına gidelim…

19 Mayıs 2021 tarihinde yani bizim tam da Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcını milli bir bayram olarak kutladığımız Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nda Avrupa Süryaniler Birliği bir açıklama yayınlıyor.

Avrupa Süryaniler Birliği’nden yapılan açıklamada PONTUS SOYKIRIMI’nın 102. Yılı anılırken bakın hangi ifadeler kullanılıyor:

“”Bugün 19 Mayıs’ta, Osmanlı’nın Türk yönetimi tarafından Pontos Rum halkına karşı işlenen 1915 Pontus Rum Soykırımı’yla 353 bin insan katledildi, yüzbinlerce insan ise insanlık dışı koşullarda kültürel, sosyal ve ekonomik yıkımlarla hayatını kaybetti.

“Yerli halk olan Pontus Rumlarının, 1914-15 döneminde Süryani ve Ermeni halkları ile diğer Hıristiyan varlıklar gibi soykırım ve imha politikaları ile karşı karşıya kaldılar. 1915 soykırımı sırasında 3 milyondan fazla Hıristiyan katledildi, çocuklar ve kadınlar Müslümanlaştırıldı.

“Dini, kültürel, sosyal anıtlar, tarihi miraslar tahrip ve gasp edilerek el konuldu. Pontus Soykırımı sırasında 353 bin insan katledildi, binlercesi can verdi, 300’den fazla okul, 500 kilise, manastır ve anıt yıkıldı. 1915 soykırımının ardından bölgede artık Hıristiyan Pontus Rum’ları kalmadı.

“Ülkede 1915 Soykırımına değinilmezken, nefret söylemi ve Hıristiyan düşmanlığı Türkiye’de derin bir şekilde kazınmaya devam ediyor ve genellikle siyasi liderler tarafından kullanılıyor. Pontus Rum Soykırımı Anma Günü’nde şehitlerin kutsal hatıralarını anıyor, dünyanın dört bir yanındaki Pontus Rum halkının yaşadığı soykırımın tanınması ve adaletin sağlanması için yanlarındayız. Soykırımın tanınması, gelecekteki soykırımları önlemek için de hayati önem taşır.”

Yani efendim yıllardır “Sözde” Ermeni Soykırımı iddiası ile uğraştığımız yetmedi bir de “Nurtopu gibi “Pontus Rum Soykırımı” olmuş ve sesler Avrupa’dan yükselmeye başlamış bile…

İşte tam da bu seslerin yükselmeye başlamasından kısa süre sonra Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak “Rumlara ve Yahudilere” yaptığımız “Eziyetleri” (!), “Asimilasyonları” (!) anlatan KULÜP dizisi Türkiye’de O3 MEDYA ve Suudi ortağı MBC’nin yapımcılığında NETFLİX üzerinden yayına alınıyor…

KULÜP dizisi ile hemen hemen eş zamanlı olarak yayına bir de ÜÇ KURUŞ isimli bir dizi giriyor.

Bu dizide de her 2 sahnede bir Türkiye’de Romanlar’a ne haksızlıklar yapıldığı, Romanların nasıl aşağılandığı,önünün kesildiği diyaloglar arasına sıkıştırılıyor ve alt metinde “İnce bir işçilik” çıkartılıyor…

Ve dün DW’de “Türkiye en büyük Çerkes asimilasyonunun yapıldığı ülkedir” haberi yayınlanıyor…

***

Bu ülkede bahsi geçen konularda yanlış uygulamalar olduğunu kimse inkar edemez, 6-7 Eylül olayları gibi Kontrgerilla’nın Türkiye’deki ilk “Planlı” faaliyetinin yaşandığını kimse görmezden, “Varlık vergisi” ve sonuçlarını kimse yadsıyamaz ama bu devletin “Sistematik” bir “Asimilasyon” politikası ile azınlıkları yok etmeyi planladığı anlamına gelmez.

Hele hele “Pontus Rum Soykırımı”  gibi iddiaların mesnetsizliğini bu yanlış uygulamalar meşru ve doğru hale getirmez.

Ama işte “KÜLTÜR EMPERYALİZMİ” tam da böyle bir şey…

Siz “Uyanık” olmaz ağzınız açık 3 KURUŞA BİR KULÜP izler ve “Aman efendim ne de güzel dizi olmuş” demeye devam edersiniz önce bu diziler ile sizi uyuşturur, sonra bilinçaltınıza bu iddialarını “Doğru” olarak kodlar ve yaşananların çarpıtılmış halini sizin “Gerçekliğiniz” haline getirirsiniz ve bir gün bakmışsınız ki memleketiniz Avrupa tarafında “Soykırımcı” ve “Asimilasyoncu” ilan edilirken sesini çıkartan kimse kalmamış hatta siz de onları “İnsan hakları” adı altında alkışlamaya başlamışsınız…

Şimdi durun ve tekrar düşünün…

Bu ilişkiler ağı, bu açıklamalar, bu haberler ard arda gelirken bunları “Sıradan bir tesadüf” olarak açıklamak mümkün mü?

Karar sizin tabii…

________________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
Okumaya Devam Et

MEDYA

AİLE BOYU “SELVİLER”, GELSİN GİTSİN “HİBELER”!

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL HABER

Celal Eren ÇELİK

Malumunuz AKP iktidarında yaşanan çürümüşlük,yolsuluk,vurgun ve talan adeta “Kurumsallaşırken” bu yolsuzlukların devlet kurumlarına “Yerleşen” yandaşlar tarafından adeta sistematik halde yapılıyor olması ise artık vaka-i adiyeden oldu.

AKP döneminde en çok yozlaşan ve çürüyen sektörlerden birisi de hiç şüphesiz medya olurken, gerçek gazetecilerin yerini yandaş,kalemini AKP için kiralayan ama daha da önemlisi AKP yandaşlığı ile elde ettiği “Nüfuzunu” “İş takibi” yaparak kendisi, ailesi ve yakınları için ranta dönüştüren tiplerin “Gazeteci” kisvesi altında boy gösteren “Tipler” aldı.

Yukarıda tanımladığımız “Gazeteci” adı altındaki bu yeni “Türün” en önemli temsilcilerinden birisi ise hiç şüphesiz zamanında Pensilvanya’da FETÖ elebaşı Fethullah Gülen ile yan yana el pençe divan fotoğraflar çektiren, “Hocaefendisine” düzmedik övgü bırakmayan, şimdilerde ise en sıkı FETÖ karşıtı olan ve AKP’nin “Suflecisi” olarak Hürriyet’te kendisine köşe tahsis edilip, ekran ekran dolaştırılan Abdülkadir Selvi.

AKP döneminde sadece Selvi’nin değil aile efradının da nasıl hızla “Yol aldığını”, Abdülkadir Selvi’nin damadının bürokrasi içerisinde nasıl “Jet hızı” ile yükseldiğini de ilk kez bundan aylar önce HABER ALTERNATİF’te ÖZEL HABER olarak Türkiye’ye duyurmuştuk.

İLGİLİ HABER İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYABİLİRSİNİZ:

https://haberalternatif.com/selvinin-damadi-da-jet-hizi-ile-yukselmis/

Şimdi tabii pek çoğunuz böylesi bir “Girizgahı” neden yaptığımızı merak ediyorsunuzdur. Anlatalım efendim.

Son 2 haftada Ankara’da Abdülkadir Selvi’nin damadı ve eşi Zehra Selvi’nin tam da merkezinde olduğu öyle bir olay anlatılmakta ki Ankara kulislerinde konuşulan bu iddialar eğer doğru ise devletin ve kamu kaynaklarının nasıl sistematik olarak “Yandaşlar” ve yakınları tarafından adeta talan edildiğine son derece çarpıcı bir örnek teşkil etmekte.

E hep Abdülkadir Selvi “Ankara kulislerinden” haber verecek değil ya, bu kez de kendisi hakkındaki bu kulisleri ve iddiaları biz kaleme alalım bakalım…

***

Az önce de belirttiğimiz üzere Abdülkadir Selvi’nin damadı Emre Öğütcen, 8 Mayıs 2014 tarihinde Büşra Selvi ile evlendikten sonra bürokraside “Jet hızı” ile yükselirken önce 2015 yılında BOTAŞ’ta “BÜTÜN GÜVENLİK ŞEFİ”, hemen ardından TPAO’da “Bilgi Teknolojileri Yöneticisi” olarak atandı, bu atamdan 3 ay sonra TPAO Bilgi Teknolojileri Daire Başkanı oldu.

Son olarak “Damat” Öğütcen 2017 yılında ise Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na Bilgi İşlem Daire Başkanı olarak atandı.

Şimdi efendim bu “Bilgi İşlem Daire Başkanlığı” görevinin şöyle kritik bir özelliği var; bu daire başkanlığının başında bulunan bürokratın imzası olmadan bakanlığın ilgili birimine alınacak teknik malzemelerin “Satın alım” işlemleri gerçekleşemiyor. Yani “Damat” Emre Öğütcen malzeme alımlarının  “Son onay vericisi” konumunda,ondan izinsiz alım yapmak mümkün değil.

Ankara kulislerinde dolaşan iddiaya göre Emre Öğütcen bu “Teknik malzeme” alımlarında DMO üzerinden alım işini yüklenecek yani bakanlığa mal satacak firmalardan kurumun ihalesine çıktığı malların üzerine bu firmaları “Tercih etmek için” “Hibe” istiyor.

Aslında bu “Hibe” olayı tam olarak tüm kurumları sarmış bir “Yasal rüşvet” kılıfına dönüşmüş durumda. Bu “Sisteme” göre malzeme ihtiyacı olan kamu kurumları ihtiyacı olan malzemenin miktarını ve teknik özelliklerini o ürüne ait kodu girerek DMO’ya bildiriyor. DMO’ya bu ürünün parasını yatıran devlet kurumuna DMO üzerinden DMO’nun anlaştığı firmalardan bu malzemeler temin ediliyor.

Ancak bu temin sürecinde kritik bir detay var.

DMO bu malzemelerin temini için çeşitli firmalardan temin için teklif alıyor.İşte “Hibe” tam burada devreye giriyor.

Son zamanlara kadar “Hibe” olarak “Kamufle” edilen bu “Rüşvet” çarkı şöyle işliyordu:

X firma X miktardaki ürünü bakanlığa satmak için teklif veriyor. Ancak bu bakanlıktaki “Satınalmadan sorumlu” yetkililer “Bu firmayı tercih etmek” için “X MİKTARDA” da makineyi kuruma “Hibe” etmesini istiyor. Malını satmak isteyen firmalar ise mecburen bu “Hibeleri” veriyorlar. Hatta iddialara göre sadece devletin kurumuna değil satın alma yetkililerine de “Özel jestler” yapılıyor işi bitirmek için. Bu kimi zaman bu yetkililerin çocuklarının özel okul taksitinin ödenmesi, kimi zaman aile boyu iPhone telefonlar, bilgisayarlar, kimi zamanlarda tatil masrafları oluyor. Tabii bu “Jestlerin” şekli ve miktarı işin büyüklüğüne göre değişiyor.

Ama en yaygını makine “Hibesi”…

İşte bu “sistem” böyle güzel güzel işlerken iddialara göre bundan 2 hafta kadar önce “Damat” Emre Öğütcen daire başkanı olduğu bakanlığa 18 fotokopi makinesinin alımı için 7 makinenin de ayrıca “Hibe edilmesini” APEX isimli Ankara firmasından talep etti.

Bu arada “Fotokopi makinesinden ne olur?” demeyin. Bahsettiğimiz makinelerin en ucuzu 4500 Dolar’dan başlıyor ve çok çok daha pahalı modeller mevcut. Yani 7 makine “Hibe” edildiğinde bugünkü kurla 377 bin 445 TL’lik bir rakam sadece 1 işten ortaya çıkıyor. Bu da “En ucuz” makine üzerinden yapılan hibeler. Yani varın daha pahalı olan makinelerde yapılan böylesi “Hibelerin” ederini siz hesap edin.

APEX firması 7 değil 6 makine “Hibe” edebileceğini söyleyince “Damat” Emre Öğütcen rest çekiyor,malı 7 makine hibe edilmez ise APEX isimli firmadan almayacağını belirtiyor ve APEX isimli firma 7 makineyi “Hibe” etmeyi kabul ediyor..

Makineler APEX isimli firmanın ana distribütör firmasından İstanbul’dan gönderiliyor. Normalde APEX isimli firmanın bu makineler için kendisinin irsaliye keserek makineleri bakanlığa teslim etmesi gerekirken irsaliyeleri İstanbul’daki ana distribütör kesiyor.

Böylece APEX sadece “Kurulum yapan” firma gibi gözüküyor.

Ama işin skandal boyutu bundan sonra başlıyor…

***

Ankara’nın Altındağ ilçesinde Hamamönü semtinde bir şirket var: BİOS MADENCİLİK. Bu şirket önce Ankara Çankaya’nın en prestijli semtlerinden Çukurambar’da kuruluyor, daha sonra adresini Altındağ İlçesi Hacettepe Mahallesi olarak değiştiriyor.

İşte iddialara göre “Damat” Emre Öğütcen’in bakanlığa “Hibe” olarak aldığı bu fotokopi makinalarından birisi 2 hafta kadar önce akşam mesai saati bitiminde bakanlıktan çıkartılarak Altındağ semtindeki bu şirkete götürülüyor. Devletin makinesinin bakanlıktan çıkartılıp bir özel şirkete götürüldüğü o anların kamera kayıtlarına yansıdığı belirtiliyor.

İşte efendim bu devletin makinasının götürüldüğü BİOS MADENCİLİK firması kimin dersiniz? Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’nin!

Yani “Damat” devletin kurumuna normalde istememesi gereken bir “Hibe” isteyip o makineleri bakanlıkta iş verdiği firmadan yine bakanlık adına alıyor ama bu makineyi de kayınvalidesinin  şirketine götürüyor.

İşte olay bundan sonra patlıyor…

Bakanlık içerisinden bir şikayet ile birlikte müfettişler harekete geçiyor. Önce devletin makinesini Abdülkadir Selvi’nin eşinin şirketine götüren “Damat” Emre Öğütcen’in makam şoförü müfettişler tarafından soruşturmaya alınıyor, şoför bildiği her şeyi anlatınca yine bizzat “Damat” Emre Öğütcen’in makam şoförü ile birlikte Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait şirketin merkezine gidiliyor.

Devletin makinesi Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’nin ofisinden çıkıyor ve kodu ile birlikte bu durum tespit ediliyor. Müfettiş tespit tutanağı tutuyor.

Müfettiş bu devlete ait malzemenin faturasını sorunca cevap verilemiyor. Müfettiş de “Ben anladım anlayacağımı” cevabını veriyor.

Bu yaşanan olaydan sonra “Damat” Emre Öğütcen bakanlığa gittiğinde kuruma alınmıyor ve görevinden azledileceği söyleniyor.

Ama burada bitmedi… Edindiğimiz 2 önemli bilgi var bu noktada:

İlki Abdülkadir Selvi’nin eşine ait firma merkezine giden müfettişlerin damat Emre Öğütcen’in bakanlıktan çıkarttığı “Hibe” makine gibi onlarca çeşitli teknik cihazın bu adreste olduğunu görüyorlar. Yani şirket merkezi adeta bu tip malzemeler için bir “Depoya” dönüşmüş.

İkincisi ise Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait BİOS MADENCİLİK isimli firmanın “Damat” Emre Öğütcen’in Bilgi Teknolojileri Daire Başkanı olarak “Satınalma” konusunda son “Onay verici” olduğu Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na mal sattığı gelen bilgiler arasında.

Yani aslında 2.bir Ruhsar Pekcan vak’asının “Damat bürokrat” versiyonu var ortada iddialara göre.

Düşünün sevgili okurlar devlet kurumlarına mal satabilmek için özel sektör şirketleri tarafından “Hibe” edilen makinelerden ayda böyle 10 tanesi “Bir yerlere” götürülse “en ucuz makineden” hesaplanırsa 45 bin dolar yani 540 bin TL’den fazla… Böyle bir “Sistemin” yıllık olarak işletildiğini düşünürseniz yılda 450 bin Dolar!

Ortada fatura yok,kayıt yok! Her ay bu devlet kurumlarında böylesi “Toplu teknik cihaz alımları” yapıldığını aklınızda tutun ve varın ondan sonra bu işin boyutunu siz hesaplayın…

APEX’İN SAHİBİ ÇOK KIZDI!

Tüm bu iddialar sonrasında makineleri temin ettiği belirtilen APEX isimli firmanın sahibi Rafet Güler’e zor da olsa ulaştık.

“Zor oldu” diyoruz zira kendisi önce asistanına çok önemli ve bölemeyeceği bir toplantısı olduğunu söyleyerek bir süre sonra  15 dakika sonra aramamızı iletti. Belirtilen zaman aralığından sonra kendisini aradığımız zaman “Acil işi çıktığı” için ofisten çıktığı yine asistanı tarafından bize iletildi ve “Ayaküstü” kendilerinin olayla ilgisinin olmadığı “Bir şey yaşandığını ama hallettiklerini” söylediğini asistanı bize aktardı. Biz de devlette işlerin böyle “Hallettik” denilince halledilmeyeceğini olayın resmi tespit tutanağına geçtiğini ifade ettik.Sonunda Rafet Güler’in asistanı “Neticede ben de aradayım” dedi haklı olarak.

Biz “Haberi firma olarak kendilerinin cevap vermek istemediğini” belirterek yayınlayacağımızı belirterek telefonu kapattıktan yaklaşık 10 dakika sonra APEX firmasından dönüş yapıldı.

Firmanın sahibi Rafet Güler, kendisine olayı anlatıp sorduğumuz zaman önce “Yalan yanlış senaryolar,böyle bir şey yok”dedi. Bakanlığa DMO üzerinden ve ana distribütör çıkışlı 18 değil 64 makine verdiğini belirtti ama irsaliyenin olması gerektiği gibi kendisi tarafından değil ana distribütör tarafından kesildiğinden hiç bahsetmedi.. (Ancak Rafet bey bilgiyi “Çarpıtıyordu” zira verdiği rakam bahsi geçen olaydaki rakam  değil APEX tarafından son dönemde bakanlığa verilen toplam makine miktarı. Bahse konu olayda 18 makine+7 hibe makine söz konusu son parti olarak) Kendisine “Hibe yok yani” dedik “Sizi ilgilendirmez” cevabını verdi. Israrla “Hibe” konusunu sorduğumuz zaman ses tonu giderek yükseldi.

Asistanının 5 dakika önce kendisinin “Hallettik biz o işi” dediğini ilettiğimiz zaman “Yalan bunlar asistanım neden olmayan bir olayı anlatsın?” dedi.

Olayın müfettiş tespit tutanağına geçtiğini söylediğimizde ise son  derece sinirlenerek “Basın gidin bildiğinizi yapın” diyerek bağırıp telefonu yüzümüze kapattı.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR…

1-Ankara’da konuşulan bu iddialar doğru mudur ve böyle bir olay Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda yaşanmış mıdır?

2-Devlet kurumuna ait fotokopi makinesinin bakanlıktan çıkarılırken kamera kayıtlarına yansıdığı belirtiliyor. Bakanlığa ait son 2 haftaya ait kamera kayıtları içerisinde bu durumun yansıdığı bölümler hala mevcut mudur yoksa “Özel bir rica” ile silinmiş midir?

3-Devlete ait teknik cihaz Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’nin ofisinde çıkmış mıdır? Çıktıysa müfettiş tespit tutanağının detaylarında neler yazılmıştır?

4-Devletin kurumlarına “Hibe” olarak verilen ve aslında mal alımı yapılan firmalardan istenen “Yasal rüşvetin” adı olan bu cihazlar nerededir? Devlet kurumları ihtiyaçları olan miktarda malı satın almak için neden firmalardan “Hibe” adı altında ekstra taleplerde bulunmaktadır?

5-Devlet kurumuna ait bir cihazın faturası olmadan Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait bir şirkette ne işi vardır?

6-Zehra Selvi’ye ait BİOS MADENCİLİK isimli şirket “Damadı” Emre Öğütcen’in Daire Başkanı olarak satınalma sürecinde en yetkili isim olduğu Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na mal satışı yapmakta mıdır? Yapıyor ise bu mal satışları ihale ile mi yoksa “Doğrudan temin” yolu ile ihalesiz olarak mı gerçekleşmektedir?

7- Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait BİOS isimli şirket bir “Madencilik” şirketidir. Bu şirketin merkez ofisinde onlarca ve birbirinden farklı,kullanım alanları birbiri ile alakasız,şirketin iştigal alanı ile ilgisi bulunmayan teknik cihaz “Depolandığı” doğru mudur? Doğru ise bu cihazlar tıpkı müfettiş tespit tutanağına geçen fotokopi makinesinde olduğu gibi çeşitli devlet kurumlarından  gelen “Hibe” cihazlar mıdır ve faturaları kesilmiş midir? Bu cihazlar kayıt dışı şekilde satılarak rant mı elde edilmektedir?

8-Yaşanan bu olay sonrasında Abdülkadir Selvi’nin damadı Emre Öğütcen’in kuruma alınmadığı ve görevinden azledilme sürecinin başladığı doğru mudur?

________________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
Okumaya Devam Et







Popüler

%d blogcu bunu beğendi: