Celal Eren ÇELİK
Daha önce HABER ALTERNATİF’te 1. bölümünü yayınladığımız BAZEN BUGÜNÜ BIRAKMAK LAZIM: “2033” yazı dizimizin 2. bölümünün yayınlanması MİLLİYETÇİ DEMOKRATİK SOL VE ULUSLARIN ÇIKIŞI kitabımızın yazım süreci nedeni ile aksamıştı.
Ancak ABD’nin Venezuela’ya yaptığı askeri müdahale ve Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu askeri bir operasyon ile ele geçirip ülke dışına çıkartması ile birlikte özellikle dün kaleme aldığımız VENEZUELA’YA ATILAN FÜZELER KÜRESEL GÜNEY’E MESAJDIR: “MONROE DOKTRİNİ GERİ DÖNDÜ” yazımız ile birlikte sürecin yazı serimizin ilk bölümünde ön gördüğümüz gibi gelişmekte olduğunu bir kez daha gördük ve yazımı uzunca zaman gecikmiş olan BAZEN BUGÜNÜ BIRAKMAK LAZIM: “2033” yazı serimizin 2. bölümünü kaleme alarak sizlerle buluşturmak gerektiğine inanarak yazı serimizin 2. bölümünü sizlerle buluşturuyoruz.
Öncelikle yazı serimizin ilk bölümünü okumayan okurlarımız için bu bölümün çok daha sağlıklı bir şekilde anlaşılması ve anlam ifade edilmesi için 1. bölümün linkini paylaşıyoruz:
BAZEN BUGÜNÜ BIRAKMAK LAZIM: “2033”/YAZI DİZİSİ: BÖLÜM-1
https://haberalternatif.com/bazen-bugunu-birakmak-lazim-2033/
Keza yazı dizimizin 2. bölümünün bütünlüklü olarak okunabilmesi açısından büyük önem taşıdığına inandığımız, dün kaleme aldığımız ve sizlerin de yoğun ilgisi ile karşılanan VENEZUELA’YA ATILAN FÜZELER KÜRESEL GÜNEY’E VERİLEN MESAJDIR: “MONROE DOKTRİNİ GERİ DÖNDÜ” başlıklı analiz dosyamızın linkini de yazı dizimizin 2. bölümünün yazımına başlamadan buraya bırakıyoruz:
VENEZUELA’YA ATILAN FÜZELER KÜRESEL GÜNEY’E VERİLEN MESAJDIR: “MONROE DOKTRİNİ GERİ DÖNDÜ”
Ve peşrevi daha fazla uzatmadan yazı dizimizin 2. bölümüne geçiyoruz…
***
Yazı dizimizin ilk bölümünde içinde bulunduğumuz dönemin bir “2. Soğuk Savaş” süreci olduğunu, bu sürecin klasik anlamda ideolojik bir bloklaşmadan ziyade ekonomik, ticari, finansal ve lojistik paylaşım savaşı karakteri taşıdığını ortaya koymuştuk.
Bu ikinci bölümde artık bir adım ileri gidiyoruz.
Zira küresel güç mücadeleleri hiçbir zaman tek bir coğrafyada, tek bir savaşla yürütülmez. Büyük güçler aynı stratejik hedefi, farklı coğrafyalarda farklı araçlarla hayata geçirirler. Böylece karşı tarafı hem askeri hem ekonomik hem de diplomatik olarak çok cepheli bir yıpratma sürecine sokarlar.
Bugün Venezuela’da, Karadeniz’de ve Pasifik’te yaşananlar işte bu tek merkezli ama çok cepheli stratejinin sahadaki yansımalarıdır.
VENEZUELA: MONROE DOKTRİNİ’NİN JEOPOLİTİK VE JEOEKONOMİK GERİ DÖNÜŞÜ
Venezuela’yı yalnız “petrol” ya da “rejim” diye okumak, meseleyi küçültür. Venezuela, ABD’nin Batı Yarımküre’yi yeniden ‘stratejik iç bölge’ ilan etmesinin sahaya yansımasıdır.
Burada iki katman var:
1) Jeopolitik katman: “Yarımküre egemenliği”nin yeniden tesisi
ABD, tarihsel olarak Latin Amerika’yı yalnız bir ticaret havzası değil, jeostratejik emniyet kuşağı olarak gördü. Çünkü ABD’nin küresel güç olabilmesinin önkoşulu, kendi yakın çevresinde rakip güçlerin kalıcı mevzi tutamamasıdır.
Bugün Çin’in Latin Amerika’da (enerji, liman, altyapı, finans) “kalıcılaşma” denemeleri ve Rusya’nın bu hattı “asimetrik baskı alanı” olarak kullanma kapasitesi, Washington’ın gözünde yalnız ekonomik değil askeri-siyasi risk üretir:
Çin’in enerji/lojistik yatırımları “ticaret” görünür; ama kriz anında lojistik ve istihbarat avantajına dönüşebilir.
Rusya’nın bölgedeki her temas noktası, ABD’ye karşı “yakın çevrede rahatsız etme” aracıdır.
Venezuela bu yüzden bir ülke değil, bir emsal vak’asıdır: “Küresel Güney, ABD’nin yakın çevresinde alternatif blokla derinleşirse, bedel öder.”
2) Jeoekonomik katman: Enerji + Finans + Tedarik Ağının Kilidi
Venezuela’nın değeri yalnız rezerv değil; rezervin hangi ödeme sistemiyle, hangi sigorta/denizcilik rejimiyle, hangi siyasi sadakatle aktığıdır.
Bugünün savaşları, tankla değil; çoğu zaman:
sigorta primleriyle,
liman erişimiyle,
yaptırım uyum bankacılığıyla,
taşıma bayrak rejimleriyle,
teknoloji/servis kesintileriyle
yürütülür.
Bu nedenle Venezuela sahası, ABD’nin Çin’e verdiği şu mesajın “operasyonel” karşılığıdır:
“Senin enerji arzını yalnız varil üzerinden değil, varili mümkün kılan zincir üzerinden keserim.”
Bu, Monroe’nun modernleştirilmiş hâlidir: askeri vurma + lojistik boğma + finansal kilitleme.
***
KARADENİZ: RUSYA’NIN STRATEJİK DERİNLİĞİNİN KIRILMASI
Karadeniz, Rusya için “sınır denizi” değil; ” Stratejik derinlik üretme” denizidir. Çünkü Karadeniz Rusya’yı:
Akdeniz’e,
Orta Doğu’ya,
Balkanlara,
hatta dolaylı olarak küresel enerji-gıda ticaretine
bağlayan bir stratejik koridordur.
Bu cephede asıl hedef şudur:
Rusya’yı yalnız askeri olarak yıpratmak değil; Avrasya’dan dışarı taşma kapasitesini sınırlamak.
1) NATO genişlemesi bir “harita” değil, bir “operasyonel kuşatma”dır
Genişleme, kağıt üstünde bir siyasi süreç gibi görünür; pratikte:
erken ikaz/ISR hatları,
hava savunma ağları,
lojistik yığınak koridorları,
deniz-denetim kapasitesi
demektir.
Yani mesele “Ülkeler NATO’ya girdi” değil; Rusya’nın etrafında operasyonel hareket alanını daraltan bir sistem kuruldu.
2) Jeoekonomi: enerji-gıda-ulaşım üçgeni
Karadeniz hattı yalnız askerî değil, gıda ve enerji güvenliği üzerinden de bir küresel basınç noktasıdır. Tahıl, gübre, enerji sevkiyatı; fiyatlar, sigorta, navlun… Bunların her biri savaşın “ikinci cephesi”dir.
Rusya’nın hedef alınması, yalnız Moskova’yı değil; Avrupa’nın sanayisini, enflasyonunu, siyasi bütünlüğünü de etkiler. Bu yüzden Karadeniz, Rusya-ABD mücadelesinin yanı sıra AB’nin stratejik bağımsızlık krizini de görünür kılar.
3) Rusya’nın kırmızı çizgisi: “Karadeniz’den Akdeniz’e Sarkma”
Rusya’nın stratejik derinliği, sadece Karadeniz’de kalmaz; Akdeniz’e, Orta Doğu’ya uzanır. Bu hat, Rusya açısından “küresel aktörlük”ün fiili kanıtıdır. Bu yüzden Karadeniz, Rusya’ya “geri çekil” denilen bir jeostratejik eşiktir.
***
PASİFİK: TAYVAN ÜZERİNDEN ABD–ÇİN NÜFUZ SAVAŞI
Pasifik cephesi, ABD–Çin rekabetinin “gelecek belirleyen” alanıdır. Çünkü burada sadece toprak değil; teknoloji, üretim standardı ve deniz hakimiyeti paylaşılır.
1) Tayvan = Yalnız ve “Sıradan” bir ada değil, “teknoloji egemenliği” düğümüdür
Tayvan, küresel ileri teknoloji ekosisteminde özellikle ileri düzey yarı iletken üretimi bakımından merkezi bir pozisyona sahiptir. Bu, iki anlama gelir:
Modern ekonominin “sinir sistemi” (çipler) üzerindeki kontrol, askeri ve ekonomik gücün şartıdır.
Tayvan’ın statüsü değişirse, yalnız bölgesel denge değil; küresel teknoloji rekabetinin kuralları değişir.
ABD açısından Tayvan, bir “müttefik” olmanın ötesinde:
Pasifik’te birinci ada zincirinin kilit halkasıdır (Çin’in denize açılmasını sınırlayan jeostratejik hat).
Japonya ve Güney Kore’nin güvenliğinin “psikolojik ve askeri teminatı”dır.
ABD’nin Pasifik’teki deniz-hava hakimiyet mimarisinin ileri karakoludur.
2) Çin açısından Tayvan: “devlet statüsü + stratejik emniyet”
Çin için Tayvan meselesi, sadece milliyetçi bir tema değil;
Kıyı emniyeti,
Deniz hatlarının güvenliği,
ABD’nin çevreleme zincirinin kırılması
ile bağlantılıdır. Bu nedenle Pasifik, Çin’in “bölgesel güç” olmaktan “küresel güç” olmaya geçişinin eşiğidir.
***
ÜÇ CEPHE – TEK MERKEZLİ STRATEJİ
Asıl savaş: Toprak değil, akışların kontrolü
Şimdi yazının ana omurgasına geliyoruz: Venezuela, Karadeniz ve Pasifik, ayrı ayrı krizler değil; aynı stratejik aklın farklı sahneleridir.
1) Tek merkezli hedef: ABD’nin “küresel akış rejimini” koruması
ABD’nin bugün korumaya çalıştığı şey, tek tek bölgelerdeki nüfuzdan daha büyüktür:
enerji akışlarının fiyatlama ve finansman rejimi,
deniz ticaretinin sigorta/denetim düzeni,
teknolojinin standart belirleyiciliği,
rezerv para ve ödeme sistemlerinin üstünlüğü,
ittifakların kurumsal mimarisi (güvenlik şemsiyesi + pazar entegrasyonu)
ABD’nin “merkez” pozisyonunu üretir.
Venezuela: Enerji/finans zincirinde Çin’e açık “arka kapı”ların kapanması.
Karadeniz: Rusya’nın Avrasya’dan Avrupa ve Akdeniz’e stratejik sarkma kapasitesinin törpülenmesi.
Pasifik: Çin’in teknoloji ve deniz hakimiyeti üzerinden küresel düzeni yeniden yazmasının engellenmesi.
Bu üç cephe birlikte okununca şu çıkıyor:
ABD, rakiplerinin tek tek kazanımlarını değil, rakiplerinin kazanımlarını “kalıcı güce” çevirecek olan sistem kurma kapasitesini hedefliyor.
2) Çok cephelilik ne işe yarar? “Kaynak yıpratma + karar felci”
Tek cephede savaş, karşı tarafa “tüm gücünü oraya yığma” şansı verir. Çok cephe ise:
Çin’in enerji/lojistik risklerini artırır (Latin Amerika + Pasifik),
Rusya’yı yalnız askeri değil ekonomik-siyasi olarak yıpratır (Karadeniz + yaptırım/izolasyon),
Küresel Güney’i “yalnızlık korkusu” ile hizaya sokar (Venezuela örneği).
Bu, klasik bir stratejidir: Rakibi aynı anda birden çok problemle meşgul ederek karar kalitesini düşürmek.
3) ABD için bu stratejinin ana prensibi: “Kırmızı çizgi – gri alan – aşamalı baskı”
Kırmızı çizgi: Çin’in Pasifik’te deniz hakimiyet sıçraması, Tayvan’ın statüsünün zorla değiştirilmesi.
Gri alan: Yaptırım, vekalet, sınırlı vuruş, denizcilik baskısı, teknoloji kısıtı.
Aşamalı baskı: Doğrudan büyük savaşa girmeden, rakibin kapasitesini eriten uzun oyun.
Bu yüzden “Üç cephe – tek strateji”nin özü:
Büyük savaşı ilan etmeden, büyük savaşın sonucunu belirleyecek koşulları şimdiden kurmak.
***
“ABD Venezuela’yı aldı, Rusya Ukrayna’yı alacak, Çin Tayvan’ı alacak” iddiası neden stratejik olarak yanlış?
ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi sonrasında ilk 48 saat içerisinde Çin ve Rusya’nın görece zayıf tepkiler vermesi ise kimi çevrelerce “ABD-ÇİN-RUSYA anlaştı; ABD Venezuela’yı,Rusya Ukrayna’yı Çin ise Tayvan’ı alacak” şeklinde özetlenebilecek bazı yorumlara neden oldu.
Bu yorum ilk etapta kulağa “akıllıca bir büyük pazarlık” gibi gelir; ama gerçekçi değildir. Çünkü böyle bir uzlaşı, üç aktörün de temel çıkarlarına ters düşer.
1) ABD neden Ukrayna’yı “tamamen” Rusya’ya bırakamaz?
Çünkü Ukrayna ABD için sadece Ukrayna’dan ibaret değildir:
Avrupa güvenlik mimarisinin taşıyıcı kolonudur.
NATO’nun caydırıcılık itibarının test alanıdır.
AB’nin “Doğu sınır düzeni”nin belirleyicisidir.
ABD Ukrayna’yı bütünüyle Rusya’ya bırakırsa:
Avrupa’da ABD’ye güven sarsılır (ittifak mimarisinin en pahalı kaybı).
Rusya, Karadeniz–Avrupa hattında stratejik derinlik kazanır.
ABD, “kural ve güvenlik” anlatısını çökerterek kendi liderliğinin meşruiyetini eritir.
Bunun maliyeti, “Ukrayna’dan çekilme”nin sağlayacağı kısa vadeli rahatlıktan daha büyüktür.
2) ABD neden Tayvan’ı Çin’e “feda” edemez?
Çünkü bu, ABD’nin küresel güç statüsüne doğrudan darbedir.
Tayvan’ın zorla el değiştirmesi demek:
Pasifik’te ABD’nin ileri savunma hattının çökmesi,
Japonya ve Güney Kore’nin güvenlik psikolojisinin yıkılması,
teknoloji ve tedarik zincirlerinde Çin lehine devasa bir sıçrama,
ABD’nin “müttefikini korur” vaadinin dünya çapında inandırıcılığının bitmesi
demektir.
Bu gerçekleşirse, ABD yalnız bir ada kaybetmez; küresel düzen kurma kapasitesini kaybeder.
3) Çin ve Rusya neden “al-ver” pazarlığıyla geri adım atamaz?
Çünkü “kazanım” gibi görünen şey, orta-uzun vadede stratejik tuzağa dönüşür.
Çin açısından:
Tayvan’ı “pazarlıkla almak” bile ABD’nin Asya’da yeniden tahkimatını hızlandırır, teknoloji kısıtlarını artırır, çevreleme zincirini derinleştirir. Çin, kısa vadeli bir kazanım karşılığında kalıcı bir teknoloji-ambargo rejimine mahkum edilebilir. Çin’in stratejik aklı, “ada kazanımı”nı “ekosistem kaybı”na değişmez.
Rusya açısından:
Ukrayna’da “tam kazanım” iddiası, Rusya’yı daha uzun süreli ekonomik izolasyona ve Avrupa’yla kalıcı kopuşa iter. Rusya, kısa vadede alan kazansa bile, uzun vadede Çin’e bağımlılığı artar; bu da Rusya’nın “bağımsız kutup” olma iddiasını zayıflatır.
4) Böyle bir uzlaşıyı imkânsız kılan ana neden: “İtibar” ve “emsal”
Büyük güçler, sadece toprak değil itibar yönetir.
ABD’nin Tayvan’dan çekilmesi emsal olur; Çin’in geri adımı emsal olur; Rusya’nın sınırsız kazanımı emsal olur. Bu emsaller, her bir aktörün diğer coğrafyalardaki oyunlarını çökertecek zincirleme etkiler üretir.
Bu nedenle “herkes kendi payını alsın” modeli, stratejik olarak stabil değil; yeni krizleri davet eden bir kırılganlık üretir.
SONUÇ:
Venezuela–Karadeniz–Pasifik hattı, “Büyük uzlaşı”nın değil; büyük rekabetin derinleştiğinin göstergesidir.
Ve en kritik cümle şudur:
Bu savaşın konusu toprak paylaşımı değil,küresel akışların ve kuralların kimin tarafından belirleneceği meselesidir.
Bu yüzden “al-ver uzlaşısı” değil,uzun süreli yıpratma ve sistem kurma savaşı önümüzde durmaktadır.
ÜÇ FAY HATTI ÜZERİNDE BİR ÜLKE:
“TÜRKİYE YA MERKEZİN TAŞERONU OLACAK YA DA PERİFERİLER BİRLİĞİ’NİN MİMARI”
İşte tam bu noktada Türkiye meselesi artık tali değil, merkezi hale gelmektedir. Çünkü Türkiye, bugün aynı anda üç kritik küresel fay hattının üzerinde duran nadir ülkelerden biridir: Karadeniz’de Montreux Sözleşmesi ve Boğazlar rejimi ile küresel askeri dengeyi doğrudan etkileyen; Orta Doğu’da enerji akslarının, boru hatlarının ve lojistik geçişlerin kesişim noktasında bulunan; Pasifik’te yaşanan tedarik zinciri ve teknoloji şoklarının Avrupa’ya yansıdığı ana kapılardan biri olan bir ülkeden bahsediyoruz. Yani Türkiye, ne Karadeniz’de yaşanan askeri-stratejik baskılardan, ne Orta Doğu’daki enerji-jeopolitiğinden, ne de Pasifik merkezli küresel ticaret ve teknoloji sarsıntılarından bağımsız hareket edebilir. Bu gerçeklik, Türkiye’ye aynı anda büyük riskler yüklediği gibi, doğru okunduğunda benzersiz stratejik fırsatlar da sunmaktadır.
Ancak bu fırsatlar, klasik “denge politikası”, günü kurtaran taktik hamleler ya da yalnızca Batı merkezli ittifak refleksleriyle değerlendirilemez. Aksine, Türkiye’nin önünde duran tarihsel görev; Küresel Güney ülkeleriyle birlikte, tek tek değil birlikte güç üreten, askeri–ekonomik–kurumsal alanlarda alternatif bir küresel mimari kurmayı hedefleyen Periferiler Birliği perspektifini somut bir stratejiye dönüştürmektir. Zira Venezuela’dan Karadeniz’e, Pasifik’ten Orta Doğu’ya uzanan bu çok cepheli küresel mücadele, artık şunu açıkça göstermektedir: “Periferide kalan ülkeler ya merkezin krizlerini taşeron olarak ödemeye devam edecek, ya da ortak akıl, ortak güç ve ortak kurumlar üzerinden oyunun kurallarını değiştirmeye aday bir blok inşa edecektir.”
PERİFERİLER BİRLİĞİ TEORİSİ’ni tüm detayları,özgün kavram-kuram ve alternatif küresel kurumsal mimarisi ile ortaya koyduğumuz MİLLİYETÇİ DEMOKRATİK SOL VE ULUSLARIN ÇIKIŞI kitabımızı aşağıdaki linkten satın alabilirsiniz
MİLLİYETÇİ DEMOKRATİK SOL VE ULUSLARIN ÇIKIŞI KİTAP SİPARİŞ LİNKİ:
Bir sonraki bölümde tam olarak bunu ele alacağız: Türkiye, bu küresel çatışma tablosunda hangi tercihlere zorlanmaktadır? Montreux, enerji koridorları ve tedarik zincirleri üzerinden Türkiye’ye biçilen rol nedir? Türkiye bu rolü kabul mü edecektir, yoksa Periferiler Birliği ekseninde yeni bir stratejik konum mu inşa edecektir? Riskler nerede başlamakta, fırsat pencereleri nerede açılmaktadır? Ve en kritik soru: Önümüzdeki 10 yıl, Türkiye için bir jeopolitik kuşatma dönemi mi olacak, yoksa tarihsel bir merkeze yürüme fırsatı mı sunacaktır?
Yazı dizimizin 3. bölümde, bu soruların cevabını masaya yatıracağız.
3.bölümde görüşmek üzere…









