BAHÇELİ'NİN "TEHDİDİ" Mİ,BAHÇELİ'NİN "HAMLESİ" Mİ? - Haber Alternatif
Sosyal Medya Hesaplarımız

ÖZEL HABER

BAHÇELİ’NİN “TEHDİDİ” Mİ,BAHÇELİ’NİN “HAMLESİ” Mİ?

Yayınlanma Tarihi:

on

 

Celal Eren ÇELİK

Türkiye son bir kaç gündür ülkücü camia içerisinde başlayan bir kavga ve bu kavganın yansımalarını izliyor.

Hatırlanacağı üzere Ankara’da Alparslan Türkeş Vakfı’nın düzenlediği MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in doğum günü sebebiyle yapılan anma etkinliğinde Ülkü Ocakları üyesi olduğu iddia edilen kişiler toplantıyı basmış ve fiili bir kavga yaşanmıştı.

Bu konu aslında milliyetçi camia içerisinde çok daha “Derin” bir kavga ve başlı başına bir yazının konusu. Zira MHP içerisinden ayrılan bir grubun Alpaslan Türkeş Vakfı üzerinden “Alternatif” bir ülkücü yapılanma içerisine girdikleri ve MHP ile Ülkü Ocakları’nın tepkisinin asli sebebinin bu olduğu konuşuluyor.

Ancak dediğimiz gibi bu “Derin” konu bir başka yazının konusu…

Biz bu yazımızda yaşanan bu kavga sonrasında Devlet Bahçeli’nin Mansur Yavaş’ı tehdidi ile boyut değiştiren yansımalar konusunda bir değerlendirme yapacağız.

***

İşin açıkçası kamuoyu pek çok olayda olduğu gibi bu olayda da Bahçeli’nin hiç gündemde yokken Mansur Yavaş’a hitaben grup toplantısındaki “Ciddi olaylar yaşandı geçen günlerde. MHP olarak bunun üzerinde duruyoruz. Elde ettiğim ön bilgilerde, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Bey’in elinin altında geliştiği hakim. Bundan sonra Mansur Bey dikkat etsin. Artık kendisinin ardından bir ülkücü nefes vardır, her gün de takip edecektir.”  sözleri çıkışını anlamlandıramadı.

Söz konusu Bahçeli ve bu tip “Kritik” açıklamalar olduğu zaman 5 dakika durup düşünmek ve mutlaka ama mutlaka “Kim kazandı” sorusunu sormak gerekiyor diye düşünüyorum…

Bahçeli’nin açıklaması sonrasında Mansur Yavaş’a kamuoyunda büyük bir destek geldi. Yavaş’ın Bahçeli’nin tepkisi karşısındaki duruşu ve ölçülü cevabı ise kamuoyundaki “Sadece işine odaklanmış, hizmet eden devlet adamı” imajını daha da perçinledi.

Yani Bahçeli’nin bu açıklamasında asıl kazanan hikayenin “Mağduru” pozisyonundaki Mansur Yavaş oldu.

Peki Bahçeli’nin bu açıklamasının zamanlaması nasıldı?

Bahçeli’nin Mansur Yavaş’a yönelik bu çıkışı ve kamuoyunda Mansur Yavaş’a olan desteğin daha da artmasını sağlayan bu gelişmeler Meral Akşener’in İstanbul’da Cumhurbaşkanlığı seçimi için İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na açık destek vermesinin hemen arkasından geldi.

İYİ PARTİ ve Genel Başkanı Meral Akşener Millet İttifakı’nın adayı olması konusunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun değil İmamoğlu’nun adaylığını desteklediğini en “Diplomatik dille” ve çeşitli mesajlar ile dile getirdi. Yani şu anda Millet İttifakı’nın adaylığı için “Perde arkasında” süren yarışta İmamoğlu’nun eli bu destek ile biraz daha güçlenmişken Bahçeli’nin bu çıkışı sonrasında ortaya çıkan kamuoyu desteği ile birlikte Mansur Yavaş için oluşan kamuoyu baskısı da daha da artmış oldu.

Şimdi biraz da geçmişe dönüp, Bahçeli’nin bu “Mağdur” yaratma konusundaki uzmanlıklarına ve bunların sonucuna bakalım…

Bahçeli kendisine rakip olarak yola çıkan muhaliflerini bir parti kongresinde karşılarına çıksa -Ki o zaman 4 muhalif aday vardı karşısında- önce partiden ihraç etti. Ortaya “Mağdur” bir “Muhalif kadro” çıktı. Bu “Mağdur muhalif kadro” partileşmek için harekete geçince toplantıları MHP teşkilatları tarafından basıldı,önlerinin kesilmesi için her şey yapıldı. Bu yapılanlar ise hep “Mağdur kadro” hanesine artı puan olarak yansıdı,MHP’ye öfkeli ülkücü taban yeni partiye doğru kanalize oldu.

Son olarak bir partinin en zor örgütlendiği taşralarda Bahçeli MHP teşkilatlarını kapatarak bizzat kendi partisi içerisinde mağdur,küskün ve öfkeli bir taşra kitlesi yarattı. Ve o “Mağdur,öfkeli ve küskün” taşralı MHP’li ülkücü taban kapatılan teşkilatlarına İYİ PARTİ tabelası astı,İYİ PARTİ en zor örgütleneceği taşralarda kolayca örgütlenebildi.

Tüm bu yaşanan sürecin sonunda doğan İYİ PARTİ Türkiye’nin en büyük siyasi partilerinden birisi,Millet İttifakı’nın 2. gücü konumuna gelirken İYİ PARTİ’nin tüm teşkilatları elinde olan Koray Aydın için Bahçeli “Onların içindeki tek gerçek ülkücüdür” övgüsünü yaptı,Koray Aydın ise Meral Akşener istifa etmeye kalktığı gün Akşener’in evinin önünde konuşmasına “Yanlışlıkla” “Liderimiz Sayın Bahçeli” diye başladı…

***

Bahçeli bu ülkede 7 Haziran seçimleri sonrasında ayağına kadar gelen, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Başbakan sen ol koalisyon kuralım” teklifini geri çevirip, birden bire Erdoğan ve AKP’ye destek vermeye başladı.

“İttifak sisteminin” ve %50+1 sisteminin mucidi olarak AKP’yi kendisine “Mahkum” etti… Bugün AKP o kadar MHP’ye mahkum halde ki “%50+1 bize Bahçeli’nin tuzağıdır” diyorlar,zira bu sistem adım adım adım AKP’nin siyasal iktidarının sonunu hazırlıyor.

Bununla da kalmadı AKP içerisinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya verdiği açık destek ile kendisine “İçeriden mevzi” kazandı.

Yani Bahçeli hem MHP’yi yönetti,hem AKP’yi “Yönlendirdi”

***

Şimdi tüm bunları alt alta koyunca Bahçeli’nin bu kez de Mansur Yavaş’tan bir “Mağdur” yaratarak tam da İYİ PARTİ’nin İmamoğlu desteği iyiden iyiye açığa çıkmışken planlı ve stratejik olarak Millet İttifakı’nın adayının belirlenmesi sürecinde “Belirleyici rol oynama” üzerine yeni bir “Hamlesi” ile karşı karşıya olup olmadığımızı insan düşünmeden edemiyor hani…

Zira olayı böyle düşündüğünüz zaman da Bahçeli’nin Millet İttifakı’nın adayının İmamoğlu yahut Kılıçdaroğlu yerine ülkücü kimliğini hiç bir zaman saklamamış, MHP’de en üst düzeyde görevlerde bulunmuş Mansur Yavaş’ın Millet İttifakı’nın aday olmasını istemesini de gayet doğal ve mantıklı olur.

Neticede eğer durum buysa Bahçeli’nin hedefi gerçekleşir Mansur Yavaş Millet İttifakı’nın adayı olursa kendisi Erdoğan’ı destekleyecek Bahçeli seçimi kim kazanırsa kazansın Türk siyasetinin “Asıl kazananı” olacaktır.

Şimdi burada asıl kilit soru şu: “Mansur Yavaş Cumhurbaşkanı adaylığını düşünüyor mu?”

Gerek yakın ekibi ile bizzat görüşmelerimde, gerekse kendisinin çeşitli mecralarında Mansur Yavaş’ın kesinlikle böyle bir düşünce içerisinde olmadığı sonucu çıkıyor, Yavaş da tamamen Ankara halkına hizmet etmeye odaklanmış olduğunu defalarca vurguladı.

Ama siyasette “Taban baskısı” çok önemlidir ve bu “Baskı” uygun konjonktürel şartlar ile birleştiği zaman sizin bir yere aday olup olmamanızın, görev isteyip istememenizin bir anlamı kalmaz zira o şartlar kendisini dayatır ve siyasetin doğası gereği kendinizi hiç beklemediğiniz bir noktada bulabilirsiniz.

Şimdi belki de böyle düşündüğünüz zaman yeniden sormak gerek kendimize: Bu çıkışlar Bahçeli’nin “Tehdidi” mi yoksa “Hamlesi” miydi acaba?

Tabii biz sadece sesli düşündük,katılmak yahut katılmamak sizin bileceğiniz iş…

ÖNEMLİ NOT: Bu yazıdan “Mansur Yavaş’ın Bahçeli ile koordineli hareket ettiği” gibi bir sonuç çıkarabilecekler mümkünse yazıyı tekrar ve dikkatle okusunlar zira böyle bir sonuç çıkartıyorlarsa yazıdan hiç bir şey anlamamışlar demektir.

________________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:

 

Yorum yapmak için tıklayın

Bir Cevap Yazın

ÖZEL HABER

RTÜK ÜYESİ İLHAN TAŞÇI:”TELE 1’E VERİLEN CEZA İLE KANALIN LİSANSININ İPTAL EDİLME SÜRECİ TEKNİK OLARAK BAŞLAMIŞTIR”

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL HABER

Türkiye RTÜK’ün TELE1 ve FOX TV’ye kestiği cezaları konuşurken RTÜK Üyesi İlhan Taşçı Haber Alternatif’e yaptığı açıklamalar ile çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

RTÜK Üyesi İlhan Taşçı özellikle TELE 1’e verilen cezaya dikkat çekti. Taşçı TELE 1’e verilen cezanın “B bendine” göre verildiğinin altını çizerken bu maddeden verilen cezanın son derece kritik olduğunu vurguladı.

Taşçı, TELE 1’in aynı maddeden bir kez daha ceza alması halinde öncelikle 10 gün boyunca yayınlarının durdurularak ekranında sadece RTÜK tarafından belirlenen yazının yer alacağını, bunun akabinde aynı maddeden 3. kez ceza alması halinde ise kanalın lisansının tamamen iptal edileceğini ifade etti.

İlhan Taşçı yaptığı değerlendirmede RTÜK’ün her bir yılı ayrı ayrı değerlendirdiğini ifade ederken kesilen cezanın yılın 1. ayında verildiğini ve bundan sonraki 11 ayın TELE 1 açısından son derece zor geçeceğini, bu 11 ay içerisinde TELE 1’in aynı maddeden 2 kez daha ceza alması halinde kanalın lisansının tamamen iptal olacağını belirtti.

Taşçı “TELE 1’e verilen bu ceza ile teknik olarak bakıldığı zaman kanalın lisansının iptali için süreç teknik olarak başlamış olmakta” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

KULİSLERDE BOMBA İDDİA: “İMAMOĞLU MEMLEKET PARTİSİ’NİN CUMHURBAŞKANI ADAYI OLACAK”

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL KULİS HABER

Celal Eren ÇELİK

Siyasetin gündemi “Erken seçim” tartışmaları üzerinden her geçen gün daha da ısınırken bu sabah VERYANSIN TV “Özel Haberi” ile birlikte kulislere yansıyan Ekrem İmamoğlu-Muharrem İnce görüşmesi gerçekleştiği haberi başta CHP ve MEMLEKET PARTİSİ olmak üzere siyaset kulislerinin en çok konuşulan haberlerinden birisi oldu.

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun sıklıkla “Büyükşehir belediye başkanlarımızın aday olmaması lazım, çoğunluğun AKP’de olduğu Ankara ve İstanbul’un yeniden AKP’ye geçmesini tabanımıza anlatamayız” şeklindeki açıklamalarından sonra Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce’nin “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi. Bunu da ben mi öğreteceğim?” şeklindeki çıkışı “İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığına destek” olarak yorumlanmıştı.

VERYANSIN TV ise İnce’nin bu çıkışı öncesinde İnce ve İmamoğlu’nun önce telefonda 1,5 saatten fazla görüştüğünü daha ise başbaşa bir görüşme gerçekleştirdiği şeklindeki kulis haberini kamuoyu ile paylaşmıştı.

Kulisler bu haberi konuşmaya devam ederken HABER ALTERNATİF bu konuda güvenilir ve “Üst düzey” kaynaklardan İmamoğlu-İnce arasındaki görüşmenin öncesinden, içeriğine, İstanbul’un en lüks otellerinden birisinde gerçekleşen toplantıdan bu toplantıda konuşulanlara kadar tüm detaylara ulaştı.

HABER ALTERNATİF’in görüştüğü kaynaklar İmamoğlu ile İnce’nin görüşmesinin yeni bir durum olmadığını ve sürecin 2021 yılının Kasım ayında başladığını ve CHP’li Büyükçekmece Belediye Başkanı olan ve siyasi çevrelerde “İmamoğlu’nun arkasındaki beyin” olarak tanımlanan Hasan Akgün üzerinden sağlanan temaslar ile gerçekleştiğini ifade ettiler.

Memleket Partisi Saymanı Serkan Ufuk Akgün’ün CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Hasan Akgün’ün yeğeni olduğuna dikkat çeken kaynaklar İnce-İmamoğlu arasındaki temaslarda birisi CHP’de belediye başkanı olan,diğeri Memleket Partisi’nde Saymanlık görevini yürüten “Amca-yeğenin” önemli rolü olduğunu ifade ettiler.

Şu anda Memleket Partisi PM Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı olan Eski CHP Adalar Belediye Başkanı Atilla Aytaç ve yine Memleket Partisi PM Üyeleri Ümran Köksüz, Yunus Can, Mahmut Zeki Çakır ile Memleket Partisi İstanbul İl Başkanı Ertuğrul Gülsever ise gerçekleşen görüşmenin diğer önemli aktörleri olduğu belirtiliyor.

PEKİ SÜREÇ NASIL İŞLEDİ?

İmamoğlu ile İnce ilk kez 2021 yılında Kasım ayında İBB’ye ait Bakırköy’deki bir tesiste bir araya gelerek 1,5 saat kadar konuştu ve fikir alış verişinde bulundu.

Bu görüşmeden yaklaşık 1,5 ay sonra yılbaşının hemen ardından ise İmamoğlu ile İnce bu kez telefonda uzun bir görüşme gerçekleştirdi.

Ancak İnce’nin “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi çıkışını” yapmasından önce kesin kararını vermesine sebep olan toplantı İstanbul’da lüks bir otelde gerçekleştirilen akşam yemeği organizasyonu sonrasında oldu.

Edinilen bilgiye göre Ekrem İmamoğlu ile Muharrem İnce arasındaki görüşmenin Memleket Partisi ayağındaki fikri temelleri bundan bir hafta kadar önce İstanbul Conrad Otel’de PM Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı Atilla Aytaç, Genel Sekreter Hakkı Akalın,Genel Sekreter Yardımcısı Kayhan Üreğir,MYK Üyeleri MYK üyeleri Mahir Bakan,Osman Serkan İleri,Mehmet Levent Kazancıoğlu,Sayman Serkan Ufuk Akgün ile birlikte Muharrem İnce’nin de katıldığı 11 Ocak 2022 Salı günü saat 20.00’de akşam yemeğinde buluştular. Toplantıya İstanbul İl Başkanı Ertuğrul Gülsever de davetli olmasına rağmen COVID-19 olduğu için katılamadı. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu ekibe başka MYK üyeleri de katıldı ve 12 kişilik bir grup oluştu.

Toplantıda MYK üyeleri partinin mali durumunun kötü olduğunu ve anketlerde sonuçların parti açısından olumsuz seyrettiğini belirterek Muharrem İnce’nin bu şartlarda Cumhurbaşkanı adayı olmasının dahi zor olduğunu buna karşılık Ekrem İmamoğlu’nun CHP ve İYİ PARTİ’den red yediğini 2024’te İBB’de yeniden aday gösterilmeyeceğini ve bu yüzden 2023’te her ne şartta olursa olsun gerekirse 100 bin imza toplayarak bağımsız Cumhurbaşkanı adayı olacağını, bu çerçevede İmamoğlu’nun Memleket Partisi Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi durumunda hem İmamoğlu’nun bu işe sıcak bakacağı, hem de bu sayede bu rüzgar ile Memleket Partisi’nin barajı geçip grup kurarak Meclis’te temsil edilecek sayıya ulaşacağı,Muharrem İnce’nin de yeniden Meclis’e girmesi ile yeni dönemde Memleket Partisi’nin daha güçlü bir pozisyon alabileceğini savundular.

Conrad Otel’de gerçekleşen bu görüşmenin 3 gün sonrasında 14 Ocak gününde Muharrem İnce Kayseri’de “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi” çıkışını yaptı. İnce aynı çıkışını dün de Erzurum’da tekrar etti.

İmamoğlu-İnce görüşmesine şu saatlere kadar her iki cepheden de bir “Yalanlama” gelmezken tarafların haberin kamuoyundaki etkisine bakarak yalanlama yapıp yapmamayı değerlendirecekleri ve gerçekleşen görüşmenin kamuoyunda olumsuz karşılandığı noktasında bir görüş hakim olursa görüşmenin yalanlanacağı da ifade edilen bir diğer kulis iddiası.

 

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

DEMOKRASİNİN SONUNA GELEN TÜRKİYE’DE YENİ SİSTEM: “OKLOKRASİ” VE BÜYÜK TEHLİKE

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren ÇELİK

Malum memleketimizin en önemli özelliklerinden bir tanesi de hiç bitmeyen yoğunluktaki gündem değişimleri. Hatta öyle ki memlekette aynı gün içerisinde 2-3 farklı gündem maddesini bile tartıştığımız oluyor ve bu artık bizler için “Sıradan” bir olay halini almış durumda.

Hal böyle olunca bu sıcak ve sürekli değişen gündem içerisinde yapılan tartışmalar çoğu zaman gündelik, yüzeysel ve tabiri caizse “Fast food” türü “Çabuk tüketilen ve bunun tabii sonucu olarak hayatımıza hiçbir iz bırakmadan gelip geçen, bazısı 1-2 gün, kimisi ise 1-2 saatten sonra unutulup giden “Günlük polemikler” olmaktan öteye geçemiyor.

Hele hele yapılan tartışmalar hemen hiçbir zaman kavramlar üzerinden, tarihsel perspektiften derinlemesine sonuçlar çıkartılarak yapılmadığı için ve ülkemiz maalesef “İçi boşaltılmış kavramlar” cenneti haline geldiği için akademik tartışmaların bile pek çok kez belirli standartların çok altında kaldığına şahit oluyoruz.

Bu girizgahı daha da uzatmak mümkün lakin sizleri ana konunun uzağında daha fazla tutmak yerine AKP iktidarının giderek otoriterleştiği günümüzde en can alıcı soru olması gereken “Türkiye Demokrasi ile yönetilmenin artık sonuna mı geldi?” başlığının kavramsal ve tarihsel bir perspektiften ele alacağımız yazımızın detaylarına geçmek çok daha iyi olacak. Zira bu soru gerek bugünkü durum hakkında sağlıklı bir tespit yapılabilmesi gerekse AKP sonrası dönem için bizi bekleyen olası ve büyük bir “Potansiyel” tehlikenin şimdiden farkına varabilmemiz açısından son derece hayati bir önem taşımakta.

Zaten yazının devamını okuduğunuzda neden böylesi “Sıkıcı” görünen bir girizgah ile yazıya başladığımızı da çok daha net anlayacaksınız..

O halde “Sizler hazırsanız biz de hazırız” diyelim ve peşrevi daha fazla uzatmadan yazımızın detaylarına geçelim…

***

Şimdi sizlerle takvim yapraklarını 2 bin sene kadar geriye saracağız…

M.Ö 140’ların başına gelindiğinde dönemin “Süper Gücü” olan Roma karşısında hiç beklemediği bir rakip bulmuştur. Eski Fenike Kolonisi olan Karataca Devleti Roma’nın başına adeta “Bela” olurken tarihin en önemli savaşları olan PÖN SAVAŞLARI ile birlikte Akdeniz egemenliği için kıran kırana bir mücadele yaşanacaktır.

İşte bu mücadele devam ederken dönemin aydın ve düşünürleri yaşanan olaylar hakkında çeşitli görüşler önem sürerken çağdaşlarından farklı bir bakış açısı ile olaylara yaklaşan bir isim vardır ve o isim ünlü tarihçi Polybios’tur.

Ünlü tarihçi Polybios Roma ile Kartaca arasındaki mücadelenin büyük bedeller ödenerek Roma lehine sonuçlanmasını sadece askeri strateji ve ordu komutasındaki yönetim becerisi açısından ele almamış, Roma’ya kesin zaferi getiren koşulları siyaseten ve “Yönetim modeli” olarak da incelemiştir.

Polybios’un başyapıtı olarak adlandırılan ve her birisinde farklı tarihsel dönem ile olayları inceleyen 40 farklı cildin bir araya gelmesi ile oluşan TARİHLER kitabı bu bakış açısı ile kaleme alınırken ünlü tarihçi Antik Roma’daki “Demokrasi” tanımına da farklı bir bakış açısı getirerek o zamana kadar görülmemiş yeni bir “Demokrasi döngüsü” tanımlaması yapmıştır.

Polybios’a göre devlet yönetimlerinde geçerli olan monarşi sistemi bir süre sonra “Güç zehirlenmesi” yaşayarak soyluların öncülüğü ve denetiminde “Tiranlığa” doğru evrilir. Ancak soylular da bir süre sonra kendi aralarında bir nüfuz mücadelesi yaşarlar ve bu kez soyluların içerisinde bir tasfiye yaşanır ve ayakta kalan soyluların yönetimi ile birlikte elitist bir “Oligarşik” yapı ortaya çıkar.

Ancak bu oligarşik yapı bir süre sonra halkın çoğunluğuna baskı uygulamaya başlayınca, halkın çoğunluğu ayaklanarak oligarşiyi yıkar ve “Demokrasiyi” kurar.

İşte Polybios kaleme aldığı “Demokrasi döngüsü” içerisinde en çarpıcı tespitleri bu aşamadan sonra yapmaktadır. Polybios’a göre demokrasinin kuruluşundan sonra toplumdaki nüfus artışı ile toplumun “Eğitimli ve nitelikli” nüfusu arasında ters orantılı bir eğri ortaya çıkar. Yani nüfus artar ancak nüfusun çoğunluğunu eğitimsiz/cahil ve niteliksiz kitleler oluştururken nüfusun  eğitimli-nitelikli kısmını oluşturan yüzdesi azınlıkta kalır.

İşte cahil-eğitimsiz ve niteliksiz “Halk yığınlarının” nitelikli-eğitimli halkı “Çoğunluğuna dayanarak” ve demokrasideki “Seçme-seçilme” ana prensibini hayata geçirerek tasfiye etmesi yahut yönetimi altına alması ile birlikte Polybios’un “OKLOKRASİ” adını verdiği ve “Demokrasinin son evresi” olarak tanımladığı aşamaya doğru ilk adım da atılmış olur.

“Demokrasinin son evresi” olarak tanımlanan “OKLOKRASİ” demokrasinin yozlaştığı,yolsuzlukların arttığı, devlet yönetiminde liyakatin en alt seviyeye indiği aşamadır aynı zamanda.

OKLOKRASİ aşamasına gelmiş bir toplumda Polybios’a göre en belirgin ve önemli karakteristik özellik toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan eğitimsiz-cahil ve niteliksel halk yığınlarının olaylar ve konular hakkında bilgileri olmamasına rağmen kesinlikle fikirleri olmasıdır.Bu tip toplumlarda bilgisi olmayan ancak her konuda fikri olan geniş halk kitleleri giderek parçalı bir yapı haline gelirken bir “Siyasal organizasyon” yahut güçlü bir “Siyasal figür” ortaya çıkarak bu kitleleri “Ortak bir takım değerleri” üzerinden tutkulu biçimde aynı siyasal hedef,ideal üzerine birleştirebildiği takdirde kısa süre içerisinde devletin yönetimini ele geçirir. Devlet yönetimini “OKLOKRASİ” için hazır hale gelmiş geniş halk kitlelerini arkasına alarak ele geçiren yöneticiler ise kısa süre içerisinde “TİRAN” haline gelirler.

Yani Polybios’un “TİRANLIK” ile başlayan “Demokrasi döngüsü” döngü tamamlanıp, OKLOKRASİ tüm sosyal ve siyasal katmanları,siyasal aktörleri ve üst yapı kurumları ile hayata geçtiğinde yeniden “TİRANLIĞA” evrilerek tamamlanmış olur.

***

Peki Polybios’un 2 bin sene önce yaptığı bu “DEMOKRASİ DÖNGÜSÜ” tanımlamasının son noktasında toplumun bir tiranın avcuna düşmesinin sonrasındaki aşama için önerisi ne olmuştur dersiniz?

İşte bu sorunun cevabı çok daha ilginçtir zira Polybios bu sorunun çözümü için Roma’da siyasi bir kurum olan ve olağanüstü yetkiler ile donatılmış bir “DİKTATÖR” tarafından -Roma’da bu siyasi makama magistratus extraordinarius ismi verilmekteydi- sistemin yeniden düzeltilmesi ve sonrasında yeniden demokrasiye geçişin sağlanmasını önermişti…

Şimdi 2 bin sene öncesinden hızla günümüz Türkiye’sine gelelim isterseniz…

AKP iktidarı 2 bin sene önce Polybios’un tanımını yaptığı OKLOKRASİ sistemini tam olarak uygularken biz ülkenin kurtuluşu için bir “DİKTATÖR” mü arayacağız?

Pek çoğunuzun bu soruya “Arkadaş öyle saçma şey olur mu?” dediğinizi duyar gibiyim ancak toplumların buhranlı,kriz dönemi yaşadıkları, özellikle de yoğun baskı altında kaldıkları dönemlerden sonra bir sistemsel çıkış felsefesi üretmek yerine bir “KURTARICI” beklemek gibi bir “ZAAFLARI” olduğunu bize tarih sayısız örnekleri ile göstermekte…

İtalya’da faşizmi ve Faşizmin babası Mussolini’yi iktidara getiren de, Almanya’da Hitler ve Nasyonal Sosyalizmi iktidara taşıyan da işte bu “Kurtarıcı bekleme” ruh halidir.

Keza AKP de 2001 yılında büyük bir ekonomik kriz ile dibe vuran ülkede siyasetin merkezindeki tüm partilere isyan eden Türk halkının beklediği “Kurtarıcı” olarak lanse edilmiş ve “Kurtarıcı” olarak ülkede iktidar olmuştur.

Şimdi Türkiye 21 sene sonra yeniden ve çok daha ağır bir ekonomik ve siyasal kriz ve buhran dönemi yaşarken toplumda bir kez daha bu sıkıntılı “Kurtarıcı” beklentisi zirveye çıkmıştır.

Peki bu “Kurtarıcı” beklentisi zirveye çıkmışken bizi bekleyen tehlike nedir?

Türkiye’nin en önemli “Filozoflarından” birisi olan ve genç yaşta hayatını kaybeden ünlü sosyolog Ulus Baker’in “Muhafazakarlık” kavramı bugünkü siyasal tablonun iyi okunabilmesi açısından son derece önem taşımaktadır.

Ulus Baker muhafazakarlık kavramının tanımını bakın nasıl çok çarpıcı bir biçimde dile getiriyor:

“…muhafazakâr, özellikle “modern” çağın insanıdır, eski, “geleneksel” denen toplumlarda “muhafazakâr” yoktur. Bunun nedeni ise çok kolay anlatılabilir: gelenek, eğer gerçekten gelenekse, zaten kendini koruyacak güce sahiptir ve insanların onu korumak, muhafaza etmek için beyinlerini zorlamaya çok ender durumlarda ihtiyaçları olur. Muhafazakârlık ancak gelenek ortadan kalkarak tarihsel bir hayal perdesinin ardında kaldığı andan itibaren mümkün bir duygusal yaşantıdır. Fenomenolojik “geçmişe özlem” değerinin altında gelecek üzerinde kurulacak bir hâkimiyet güdüsü yatar. Muhafazakâr, geçmişe yönelik değildir, geleceğe yöneliktir: çocuklarım, toplumum, gelecekte de benim yaşadığım gibi, benim arzuladığım gibi yaşasınlar…

Muhafazakâr fikriyat, toplumsal yaşantı içinde sosyal ve politik bir tavır haline gelince, bu “dram” traji-komik bir hâle bürünür. Geçmişin “değerlerini” korumak, “ataların mirasını” savunmak çok kolay ırkçılığa ve faşizme yol açan tutkulara dönüşebildiyse, bunun nedeni, bir muhafazakârın kafasındaki “geleneğin” büyük bir kısmının devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplerden oluşmasıdır. “Yerlilik” fikri de bu terkiplerden pek bağışık değildir.”

KAYNAK: ULUS BAKER-BİRİKİM DERGİSİ-SAYI:70-YERLİLİK:BİR AŞINDIRMA DENEMESİ

Keza yine Ulus Baker “Kederli ruhların desteklenmek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır.” derken ve “Din savaşlarından yırtabilirsek belki de iktidarlarını yeniden kurulacak bir despotun egemenliği altına düşeceğiz” diye eklerken toplumların “Kriz ve buhran” psikolojisi ile “Kurtarıcı sandığı yeni tiranlara” nasıl da kolayca kucak açabileceklerini ifade ediyordu.

Bugün AKP iktidarının sonlandırılması ve beklenen “Kurtarıcının” gelmesi için ülkedeki ana muhalefet partisi CHP’nin kendisini adeta inkar edercesine sağcılaşarak giderek “Çakma bir muhafazakar” parti haline gelmesi, CHP’nin “Dostları” olan GELECEK ve DEVA PARTİLERİ’nin ise zaten kendilerini “Muhafazakar” olarak tanımlaması, SAADET PARTİSİ’nin Siyasal İslam’ın bu ülkedeki bayraktarı olması, İYİ PARTİ’nin ise muhafazakarlık kodlarını milliyetçilik ile bezeyerek üzerinde taşıyor oluşu ve politik/felsefi/ideolojik bir alternatif hat ortaya koymaktan uzak “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” mantığı ile ortaya çıkması ve bu “Sekter” anlayışı topluma dayatması karşımıza ciddi bir “Tehlike” olarak durmaktadır.

Zira kendi içerisinde “Yerine geçmeye hazırlandığı AKP’nin” ideolojik kodlarını taşıyan böylesi bir yapı Ulus Baker’in ifadesinde kendisini bulan “Desteklenmeye ve propagandalarının yapılmasına” daha yalın bir ifade ile “Yıllardır kaybeden olmaktan çıkıp artık kazanan olmaya” susamış, “Kederli” ruhlar ile buluştuğunda yaşanacak olan gerçekten bir kurtuluş mudur yoksa Polybios’un tamamlanmış DEMOKRASİ DÖNGÜSÜ sonrasında yeniden başa dönüldüğünde karşımıza çıkan yeni bir TİRANLIK’ın ilk adımı ve temeli mi olacaktır?

İşte soru da son derece önemli sorun da tam olarak budur…

Ve toplumumuzun bu kez yanlış karar verme lüksü yoktur bu nedenle “Pragmatist siyasal kazanımlar” adına ilkesizce,kendi değerlerinden taviz vererek hatta kendini inkar ederek yapılan ittifaklar geçici seçim zaferleri sağlasa da orta/uzun vadede yeniş bir toplumsal yıkım yaşatabilir.

Ve işte tam da bu sebeple muhalefetin özelikle de ana muhalefetin asli sorumluluğu ise AKP’den ülkeyi kurtarırken ülkeyi bu uçuruma itmemek, seçmenlerin temel talebi ise en az “İktidar” kadar bu iktidara giderken izlenecek yoldaki “İlkeli siyaset” olmak zorundadır…

 

 

 

 

Okumaya Devam Et







Popüler

%d blogcu bunu beğendi: