"BURASI KÜRDİSTAN" ÖYLE Mİ? HADİ ORADAN! - Haber Alternatif
Sosyal Medya Hesaplarımız

ÖZEL HABER

“BURASI KÜRDİSTAN” ÖYLE Mİ? HADİ ORADAN!

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren ÇELİK

Malumunuz İYİ PARTİ Genel Başkanı Meral Akşener’in Siirt’teki esnaf ziyareti esnasında bir esnafın “Burası Kürdistan’dır” sözleri olay oldu ve Akşener’in esnafın bu sözleri karşısında yeterli tepki gösterememesi de eleştirilere sebep oldu.

Öte yandan “Burası Kürdistan’dır” sözlerini sarf eden esnafın gözaltına alınmasından hemen sonra ayrılıkçı Kürt siyaseti çevreleri “Ben Kürt’üm demek suç mu? ” Benim dilim Kürtçe demek suç mu?” şeklinde paylaşımlar yaparak konuyu saptırarak manipüle etmeye çoktan başladılar hatta “Burası Kürdistan” tagını Twitter mecrasında TT yaptılar.

Ama dedik ya bu büyük bir saptırma ve algı yönetimi… Zira kimsenin “Ben Kürt’üm demek suçtur” yahut “Benim dilim Kürtçe demek suçtur” dediği yok…

Ama iş “Burası Kürdistandır” ifadesine gelince orada duracaksınız. Zira “Orası” Kürdistan falan değil, şehit kanları ile sulanarak düşman işgalinden kurtarılmış TÜRKİYE CUMHURİYETİ’nin diğer her bir santimetrekaresi gibi aziz ve mukaddes topraklarıdır.

Ve “Burası Kürdistandır” ifadesini söyleyen de bu ifadeyi savunan da, bu ifadeden siyasi rant elde etmek isteyen de aslında bizzat bu ülkenin Kurtuluş Savaşı’nda en önemli katkıyı vermiş unsurlardan birisi olan Kürtlere, dönemin tüm Kürt halkına, mebuslarına, büyük aşiretlerine kısacası kendi tarihlerine İHANET İÇERİSİNDEDİRLER…

Bu girizgahı boşuna yapmadık zira yazımızın devamında bu ifadelerimizi tarihi vesikalar ile destekleyecek ve “Burası Kürdistan’dır” ifadelerini kullanan ve savunanların yüzlerine gerçeği bizzat Kürtlerin ağzından çarpacak “Kürdistan” hayalinin kimlerin projesi ve hayali olduğunu yine tarihi belgeleri kaynak göstererek anlatacağız.

Bu arada bu yazıda ana kaynak olarak kullanacağımız ve harika bir çalışma olan Prof.Dr. Mehmet Okur’a ait olan MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA AYRILlKÇI KÜRT GİRİŞİMLERİNE KARŞI DOGU VİLAYETLERlNDEN MECLİS-İ MEBUSAN’A VE TBMM’NE GÖNDERİLEN PROTESTO TELGRAFLARI başlıklı çalışmayı okumanızı da mutlaka tavsiye ettiğimizi peşinen belirtelim.

“Bu kadar peşrev yeter” diyelim o zaman ve yazımıza geçelim…

Tarih yaprakları 1800’li yılların ortalarını gösterdiğinde dönemin süper gücü İngiltere “Şark Sorunu” adı altında kimi Kürt aşiretlerini isyana teşvik etse de bu isyanlar kısa sürede kontrol altına alınmış ve Kürt halkının kitlesel destek vermemesi sonucunda İngiltere’nin hayalini kurduğu şekilde bölgede bir ayrılık ve kopuş süreci yaşanmamıştır.

Ancak İngiltere’nin Kürtler üzerindeki planları sona ermemiştir. 1918 yılında 1. Dünya Savaşı’ndan Osmanlı Devleti’nin mağlup olarak ayrılması sonrasında Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının hemen ardından İngiltere Musul-Kerkük petrollerinin kontrolü, Bolşevizmin güneye yayılmasını engellemek ve Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak amacı ile kendi kontrollerinde “Ayrı bir Kürt devleti” projesini sahadaki ajanları vasıtası ile devreye sokarak bölgede ayrılıkçı Kürtçülük propagandası yapmaya başlamıştır.

İstanbul merkezli pek çok ayrılıkçı Kürt cemiyeti kurduran İngiltere aynı zamanda Doğu ve Güneydoğu illerine çok sayıda ajan gönderdi. Bu ajanlardan en önemlisi ise Edward Noel isimli ajandı.

Öte yandan 30 Eylül 1919 tarihini taşıyan Amiral Bristol’ün -kendisi çeşitli incelemelerde bulunduktan sonra bu telgrafı çekmiştir- ABD Dışişleri Bakanlığı’na çektiği telgrafa göre İngiltere Noel gibi ajanlar vasıtası ile Kürtleri yanına çekmeyi ve Türk milliyetçilerini “Boğmayı” hedeflemekteydi.

(Kaynak: Orhan Duru, Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’nin Kurtuluş Yılları,İş Bankası Yayınları,Sayfa:51)

İngiltere’nin “Kendi kontrolündeki ayrı Kürt Devleti” projesi için bir başka hamlesi ise Şeyh Abdülkadir gibi ayrılıkçı Kürtleri Wilson Prensipleri’nden yararlanarak ayrı devlet kurma yolunda yönlendirmesi ve destek vermesi olmuştu. Keza Sevr Anlaşmasına da bu yönde maddeler konulmuştu.

Ancak İngiltere ne yaparsa yapsın bölgede Kürt halkını bir türlü yanına çekemiyor, yanına çekmek şöyle dursun Kürt halkı İngilizler tarafından uygulanan bu ayrılıkçı Kürtçülük söylemlerine son derece sert biçimde tepki veriyordu. İngiliz ajanı Edward Noel 1919 yılının Nisan ayının başından itibaren bölgedeki pek çok önemli Kürt aşiretini ziyaret ederek İngilizler tarafında yer almaları adına yaptığı tüm ısrarlı teklif ve vaadlere rağmen bu aşiretlerin hemen hemen tamamı kendisine Osmanlı Devleti’ne sonuna kadar bağlı kalacaklarını ve İngilizler dahil tüm işgalci güçlere karşı da kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarını açıkça ve en sert şekilde ifade etmişlerdi.

Hatta daha çarpıcı olanı İngiliz ajanı Edward Noel daha sonra Londra ile yaptığı yazışmalarda kendisine karşı gösterilen tepkinin sebebinin ne İstanbul Hükümeti’nin ne de “Müdafai-Hukuçuların” çabaları sonucunda olmadığını, tamamen halkın kendi inisiyatifi olarak geliştiğini belirtmiştir.

(Kaynak: Mim Kemal Öke- İngiliz Ajanı E.W.C Noel- Sayfa: 29-43 / Mim Kemal Öke-Belgelerle Türk – İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu 19 1 8 – 1926-Sayfa:24)

Kürt halkının İngiltere’nin bu faaliyetlerine karşı verdiği tepkiler Paris’te Şerif Paşa’nın  Kürt halkı adına “Bağımsız devlet isteğini” ilan ettiği bir deklarasyon sonrasında zirveye ulaşmıştır.

Paris’te Kürt iddiaları ile ilgili bir bildiri yayınlayan Şerif Paşa, kurulmasını istediği Kürt devletinin sınırlarını da şu şekilde ilan etmiştir:
Kafkas sınırında Ziven’in kuzeyinden batıya, Erzurum, Erzincan, Kemah, Arapkir, Besni ve Divicik’e; güneyde Harran, Erbil, Kerkük, Süleymaniye, Sina hattından İran sınırına kadar. Keza Şerif Paşa aynı günlerde Ermeni Bogos Nubar Paşa ile ortak hareket etme kararı da almış ve ilerleyen süreçte “Kürtler ile Ermeniler aynı kavimdendir” iddiasını ortaya atmıştır.

( Kaynak: Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika I, s. 27-28. )

İşte Şerif Paşa’nın bu bildirisinin ardından Kürt halkı ve Kürt halkının temsilcileri tabiri yerindeyse “Kıyameti koparmışlardır”… Meclis-i Mebusan Kürt illerinden gelen protesto ve tel’in mektupları ve telgrafları ile dolmuş her gün Meclis-i Mebusan kürsüsünden bu protesto mektuplarından birkaçı okunur hale gelmiştir.

Bu bağlamda bazı çarpıcı örnekleri vermek Kürt halkının tavrı ve İngilizler’e nasıl karşı koydukları açısından fikir vermesi açısından çok çarpıcı olacaktır.

Şerif Paşa’nın Paris’ten yayınladığı bildiri sonrasında Silvan kazasının ileri gelenleri 29 Şubat 1920’de Sadarete, Müttefik
Devletler elçiliklerine, Paris Sulh Konferansı’na, Heyet-i Temsiliye’ye ve Meclis-i Mebusan’a bir telgraf çekmişlerdir. Bu telgrafta Şerif Paşa’nın faaliyetlerinin millette büyük bir infiale sebep olduğu ifade edilirken “Milyonlarca lira servet toplayarak Kürt devleti kurmak gibi hasis bir emel peşinde koşan bu kişinin çalışmasının tesirini anlamak üzere bir zaman için olsun bu havaliye gelsin, takdir armağanının bir kurşundan başka bir şey olmayacağını bizzat görecektir…” deniliyordu. Yani tepki o boyuttaydı ki “Şerif Paşa bu Kürt illerine gelirse kendisini vururuz” denilmişti…

26 Şubat 1920 tarihinde Meclis-i Mebusan’a gönderilen ve okunan bir mektupta ise şu ifadeler yer almaktaydı:

“Vatan haini, din düşmanı şerifnam şahsın Bogos Nubar ile teşrif-i mesai ederek Kürtlerin mukadderat-ı ati~si hakkında beyan-ı mütalaa ettiğini istihbar ettik. Kürtlük ve Türklük birliktir. Yekdiğerinin öz kardeşi ve din kardeşidir, her iki millet için vatan müşterem. Tarihi işhad ederek muhterem vekillerimize şurasını arz ederiz ki Kürtler vatanlarının istihlası uğrunda şimdiye kadar Türklerle ilk ‘saf-ı harb’de
kanlarını akıtmışlar ve atiyen de hükümetimizin beka ve saadeti için aynı surettehareket edeceklerdir. Camia-i Osmaniye ve islamiyeden hiçbir zaman ayrılmak fikir ve hayallerinden geçmez.

Dünyanın sonuna kadar bu camia-i İslamiye ve Osmaniye dahilinde yaşamak azmindedirler. Binaenaleyh gerek mahüd şerif ve gerek bunun
amaline hizmet edecek herhangi bir herifin azm-ı maruzumuz hilafındaki müracaat ve teşebbüsatını kemal-i nefretle red ve hükümet-i mukaddesimize tevhid-i mukadderat eylediğimizi bütün aıem-i insaniyete ilan eyleriz. İcab eden mahallere de müracaat edilmiştir”

Diyarbakır’dan Meclis-i Mebus’an’a gönderilen mektupta da Şerif Paşa’nın faaliyetleri şiddetle protesto edilirken, Kürt milletinin asla “Saltanat-ı Osmaniye”den ayrılmayı düşünmediği vurgulanıyordu.

Bu mektupların okunmasını takiben kürsüye çıkan Beyazıt mebusu Şefik Bey’in konuşması da şu çarpıcı ifadeleri içermekteydi.

“Efendiler, Paris’te Bogos Nubar Paşa ile şerif Paşa ittifak ediyorlar ve aralarında bir itilafname tanzim ve teati ediyorlar. Bu itilafnamelerinde Kürtlerin Ermenilerle müşterek ve kardeş bir kavim ve cinsten olduklarından aynlarak bir
hükümet teşkiline karar veriyorlar…”

“Şerif Paşa kimden vekalet almıştır? şerif Paşa Ermenilerin, Kürtlerin bir kavim olduğu iddiasında bulunuyor. Evet Ermeni kavmi vardır, fakat hiçbir Kürt, Ermeni olamaz. Hiçbir Ermeni de Kürt olamaz… Şerif Paşa emin olmalıdır ki kendisininverdiği bu karanın herhangi bir Kürt lanetle, nefretle yüzüne çarpar. Şerif Paşa, sırf kendi nam ve hesabına bir mukavelenameye vaz-ı imza ediyor.
Fakat bendeniz Kürtler namına söz söylüyorum, mümessil vekilleri olduğum Bayazıt Sancağı’nda meskun bulunan Cela1i, Adaınanlı, Zi1an1ı, Sibkanlı, Ha}daranlı, Atmanlı,Sarahlı, Cemadanlı aşaın ve bunlara mensup olan binlerce kabail ve yüzbinlerce Kürt
mümessil-i sıfatıyla söylüyorum ki, Şerif Paşa’nın bu kararını kabul edecek hiçbir Kürt yoktur…”

“… Kürtler ki, Rus Çarlığının dünyayı tedhiş ettiği zamanlarda, Rus Hükümetifiili olarak kendilerine bir çok mevaid, her türlü fedakarlık gösterdiği halde nefretle reddederek cihet-i camia-i İslamiyeden, saltanat ve hilafetten kat’i~n ayrılmadılar.Harb-i ahirde yine Rusların her türlü iltifat ve iğfalatına kapılmayarak vatanlarını hat ve müdafaa ederek topraklarının üzerine kanlarını akıtarak milyonlarla mevaşi ve
milyarlarla servetlerini feda ederek dahil-i memalik-i Osmaniye’ye hicrete mecbur vebin türlü sefalet ve zanırete duçar oldular…

Kürtlerin, Türk kardeşlerinden, medrese,mektep, yol fabrika ister ama bunu Devlet-i Osmaniye’den ve Meclis-i alinizden ister.
Bu taleplerin zamanını da bilir… “

(KAYNAK:Meclis-i Mebusan zabıt Ceridesi, Devre IV, Cilt: 1, s. 209.)

Bu arada pek çok önemli Kürt vatansever de Kurtuluş Savaşı’na destek olmak üzere Erzurum Kongresi ve Heyet-i Temsiliye’ye dahil olmuş, İngilizlerin yaptığı “Ayrılıkçı Kürtçülük” propagandası,Şerif Paşa’nın  faaliyetleri ve İngiliz propagandası olarak dillendirilen “Kürt Sorunu” söylemine karşı tepkiler bizzat Kürt vatanseverlerden bu kez de Büyük Millet Meclisi’ne adeta yağmur gibi yağmaya başlamıştır.

Aşağıdaki satırları içeren mektup Doğu illerinden Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmiştir ve Kürt Sorunu diye bir sorunu şiddetle reddetmektedir:

“Ankara’da Büyük Millet Meclisi Riyaset-i Celilesi’ne

Kürtler küçük lokmanın pek kolay yutulacağını vaktinden çok evvelanlamışlardır. Türk birliğinden ayrılmak zihniyetinde bulunanlan Kürtler kendimilletlerinden addetmezler. Kürtlerin mukadderatı Türkün mukadderatıyia ayınıdır. Biz Kürtler Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nden başka halaskar (kurtarıcı) beklemediğimiz, gibi Düvel-i İtilafiyeden merhamet dilenmeye tenezzül etmiyoruz. Misak-ı :Milli
dahilinde sulh akdedilmesini teminen bütün varlığımızla hükümetimize müzaheretedeceğimizi Türki~ Büyük Millet Meclisi Hükümeti dahilinde Kürtlüğün ayn bir unsur olarak telakkisini hiçbir zaman işitmek istemediğimizi arz ile muvaffakiyetler
temenni ve takdimi tazimat eyleriz”

Bu telgraf altında İzol Aşireti,Berkiçan Aşireti,Bükler Aşireti,Aluçlu,Zeyve ve Cürdi Aşiretleri gibi bölgenin en büyük aşiretlerinin, bölgenin ulemasının imzasını taşıyan bir telgraftır ve bölgedeki Kürt halkının Büyük Millet Meclisi’ni tek otorite olarak gördüğünü açıkça ilan etmesi ve Kürtlerin kesinlikle Türkler’den ayrı bir unsur yahut “Azınlık” olarak görülmemesi yönünde koyduğu irade ve kaderini Türk milletinin kaderi ile ortak olarak gördüğünü beyan etmesi açısından son derece önemli ve çarpıcı bir tarihi vesikadır.

(KAYNAK:Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt: 9, Ankara, 1954, s. 132 -133)

“Kürt meselesi” diye bir meselenin var olmadığına ve Kürtleri ancak TBMM hükümetinin temsil edebileceğine dair 14 Mart 1921 tarihinde Van’dan Büyük Millet Meclisi’ne yazılmış olan şu mektup da son derece önem arz etmektedir.

“Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesi’ne

Kürt meselesinin Konferans’ta mevzu-i bahs edilmesi münasebetiyle Van Kürt rüesası tarafından intihab ettikleri vekillerinin Büyük Millet Meclisi’nde kendi namlarına idare-i hükümet ettiğinden ve konferanstaki Kürtleri ancak Büyük Millet Meclisi’nin heyet-i murahhasas temsil eylediğinden bahisle Hariciye Vekaleti’ne,Heyet-i Murahhasa’ya ve Londra’daki Düve1-i Muazzama murahhaslarına telgraflar
yazılmış olduğu Van Vilayeti’nden bildirilmekle arz-ı malumat olunur efendim.

14 Mart 1921
Dahiliye Vekili Namına
Ahmet Muhtar”

(KAYNAK:Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Ceridesi, Devre I, Cilt: 9, s. 140 – 14 ı.)

Öte yandan Kürt halkının İngilizlerin bu oyunlarına gelmedikleri bizatihi kendi resmi yazışmalarında da açıkça ortaya çıkmaktadır.

Örneğin İngiltere’nin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Robeck’ten Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderilen 26 Aralık 19 i 9 tarihli telgraf bunu göstermesi açısından önemlidir. Yazılan telgrafta  Kerkük, Revandiz, Erbil ve Süleymaniye’deki İngiliz birliklerine karşı Kürtlerin ayaklandıkları belirtilirken,bölgedeki Kürt aşiretlerinin Türklerden başka hiç kimsenin hükümranlığını kabul etmeyecekleri açıkça ifade edilmişti.

(KAYNAK:British Documents On Foreign Affairs, Doc 116, 170729, No: 2399)

Ve İngilizlerin meşhur ajanı Lawrens anılarında kendilerinin hatalı ve haksız biçimde ortaya attıkları “Kürdistan” projesinin nasıl ters teptiğini anlatacak, bu ifadeleri ile “Kürdistan” olayının da bir İngiliz projesi olduğunu açıkça itiraf edecektir.

Öte yandan Kurtuluş Savaşı’nın hemen sonrasında zafer kazanıldıktan sonra Lozan Barış görüşmeleri yapılırken o esnada Batılı devletler Kürtleri anlaşmada bir “Azınlık” olarak görmekte ısrar etmekte bunu anlaşmaya bu şekilde geçirebilirler ise ilerde kendi kontrollerindeki ayrı Kürt devleti projesini hayata geçirmenin planlamasını yapmaktaydılar.

İşte tam da bu esnada Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey’in 3 Kasım 1922’de Meclis kürsüsündeki şu sözleri son derece kıymetlidir:

“Avrupalılar diyorlar ki, ‘Türkiye’de yaşayan akalliyetlerin (azınlıkların) en büyüğü, en kesretlisi (kalabalığı) Kürtlerdir.’ Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh bir Kürt mensubu olmak sıfatiyle sizi temin ederim ki Kürtler hiç bir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyla bize hak vermek isteyenlere iade ettik… Türklerle beraber kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemeyiz.”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN KÜRTLERE BAKIŞI…

Kurtuluş Savaşı’nın ilk anlarındfan itibaren Mustafa Kemal Atatürk Kürtler’in “Sadakatinin” bilincindeydi hatta daha da ötesinde Kürt halkını Türk milletinin öz be öz kardeşi olarak görmekteydi.Bu bağlamda 16 Haziran 1919’da Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği telgraftaki şu ifadeler dikkat çekicidir:

“Bu sebeple ben Kürtleri de bir öz kardeş olarak ağuşumuza (bağrımıza) katıp tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-i Hukuku Milliye cemiyetleri vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim.”

Vatansever Kürt halkının İngilizlerin bu oyunlarına gelmedikleri hatta bunu gerek eylemleri ile İngilizlere karşı ayaklanarak, gerekse protesto ve tel’in telgrafları ile gösterdikleri, gerek Meclis-i Mebusan, gerekse Büyük Millet Meclisi’ndeki Kürt temsilcilerinin bir an dahi ayrılıkçı talepleri olmadığını, hatta “Kürt sorunu olmadığını” böyle bir sorunu reddettiklerini ispat edecek sayfalar dolusu tarihi vesika sunulabilir.

İşte tam da o nedenle “Burası Kürdistan’dır” sözü bir “İHANET” PROJESİNİN VÜCUT BULMUŞ HALİDİR. Bu İHANET PROJESİNİ “Bölge gerçekliği” ve “KÜRT HALKININ TALEBİ” olarak dile getirenler ise öncelikle Türkiye Cumhuriyet’i kurulurken bu topraklardan doğan mucizeyi birlikte yaratan, tüm zorluklara birlikte göğüs geren, aynı toprakta şehit olarak koyun koyuna yatan kendi atalarına ihanet etmektedirler.

O dönemin İngiliz emperyalizminin yerini bugün Amerikan emperyalizmi almış ama Kürtler üzerinde bu coğrafyada oynanmak istenen oyun değişmemiştir.

Kimse “Anadil”, “Kültürel haklar” üzerinden asli hedefi ayrılıkçı siyaset olan siyasetçilerin “Demokrasi ambalajı” ile sarıp sarmaladığı bölücülük paketini, Türkiye Cumhuriyeti’nin evini darmadağın edecek bir saatli bombayı içerisine yerleştirerek “Adrese teslim etme” çabası ve hayali içerisinde olmasın.

Bu hayali kuranlar ise karşılarında Türk milleti ile birlikte önce bu ülke ile kader birliği yapmış, etle tırnak olmuş Kürt vatanseverleri karşısında bulacağını bilsin.

İki çift sözüm de siyasetçilere;

3-5 oy kopartacağım diye verdiğiniz tavizler nedeni ile bugün bu ülkede bu hadiseler yaşanırken, ya “Burası Kürdistan” diyenler karşısında susmayın, ya bu bilgilere haiz olup gereken cevabı verin ya da ne karşımıza geçip milliyetçilik edebiyatı parçalayın, ne de “Atatürk’ün partisiyiz” diye içi boş Atatürkçülük şovu yapın.

Sizin “Taviz ve şirin gözükme politikalarınız” ve peşinde koştuğunuz 3-5 oy bu milletin değerlerinden de,kardeşliğinden de kıymetli değildir.

HEPİMİZİN 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun…

________________________________________________________________________________________________

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:

 

 

 

 

Yorum yapmak için tıklayın

Bir Cevap Yazın

ÖZEL HABER

BAHÇELİ’NİN “TEHDİDİ” Mİ,BAHÇELİ’NİN “HAMLESİ” Mİ?

Yayınlanma Tarihi:

on

 

Celal Eren ÇELİK

Türkiye son bir kaç gündür ülkücü camia içerisinde başlayan bir kavga ve bu kavganın yansımalarını izliyor.

Hatırlanacağı üzere Ankara’da Alparslan Türkeş Vakfı’nın düzenlediği MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in doğum günü sebebiyle yapılan anma etkinliğinde Ülkü Ocakları üyesi olduğu iddia edilen kişiler toplantıyı basmış ve fiili bir kavga yaşanmıştı.

Bu konu aslında milliyetçi camia içerisinde çok daha “Derin” bir kavga ve başlı başına bir yazının konusu. Zira MHP içerisinden ayrılan bir grubun Alpaslan Türkeş Vakfı üzerinden “Alternatif” bir ülkücü yapılanma içerisine girdikleri ve MHP ile Ülkü Ocakları’nın tepkisinin asli sebebinin bu olduğu konuşuluyor.

Ancak dediğimiz gibi bu “Derin” konu bir başka yazının konusu…

Biz bu yazımızda yaşanan bu kavga sonrasında Devlet Bahçeli’nin Mansur Yavaş’ı tehdidi ile boyut değiştiren yansımalar konusunda bir değerlendirme yapacağız.

***

İşin açıkçası kamuoyu pek çok olayda olduğu gibi bu olayda da Bahçeli’nin hiç gündemde yokken Mansur Yavaş’a hitaben grup toplantısındaki “Ciddi olaylar yaşandı geçen günlerde. MHP olarak bunun üzerinde duruyoruz. Elde ettiğim ön bilgilerde, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Bey’in elinin altında geliştiği hakim. Bundan sonra Mansur Bey dikkat etsin. Artık kendisinin ardından bir ülkücü nefes vardır, her gün de takip edecektir.”  sözleri çıkışını anlamlandıramadı.

Söz konusu Bahçeli ve bu tip “Kritik” açıklamalar olduğu zaman 5 dakika durup düşünmek ve mutlaka ama mutlaka “Kim kazandı” sorusunu sormak gerekiyor diye düşünüyorum…

Bahçeli’nin açıklaması sonrasında Mansur Yavaş’a kamuoyunda büyük bir destek geldi. Yavaş’ın Bahçeli’nin tepkisi karşısındaki duruşu ve ölçülü cevabı ise kamuoyundaki “Sadece işine odaklanmış, hizmet eden devlet adamı” imajını daha da perçinledi.

Yani Bahçeli’nin bu açıklamasında asıl kazanan hikayenin “Mağduru” pozisyonundaki Mansur Yavaş oldu.

Peki Bahçeli’nin bu açıklamasının zamanlaması nasıldı?

Bahçeli’nin Mansur Yavaş’a yönelik bu çıkışı ve kamuoyunda Mansur Yavaş’a olan desteğin daha da artmasını sağlayan bu gelişmeler Meral Akşener’in İstanbul’da Cumhurbaşkanlığı seçimi için İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na açık destek vermesinin hemen arkasından geldi.

İYİ PARTİ ve Genel Başkanı Meral Akşener Millet İttifakı’nın adayı olması konusunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun değil İmamoğlu’nun adaylığını desteklediğini en “Diplomatik dille” ve çeşitli mesajlar ile dile getirdi. Yani şu anda Millet İttifakı’nın adaylığı için “Perde arkasında” süren yarışta İmamoğlu’nun eli bu destek ile biraz daha güçlenmişken Bahçeli’nin bu çıkışı sonrasında ortaya çıkan kamuoyu desteği ile birlikte Mansur Yavaş için oluşan kamuoyu baskısı da daha da artmış oldu.

Şimdi biraz da geçmişe dönüp, Bahçeli’nin bu “Mağdur” yaratma konusundaki uzmanlıklarına ve bunların sonucuna bakalım…

Bahçeli kendisine rakip olarak yola çıkan muhaliflerini bir parti kongresinde karşılarına çıksa -Ki o zaman 4 muhalif aday vardı karşısında- önce partiden ihraç etti. Ortaya “Mağdur” bir “Muhalif kadro” çıktı. Bu “Mağdur muhalif kadro” partileşmek için harekete geçince toplantıları MHP teşkilatları tarafından basıldı,önlerinin kesilmesi için her şey yapıldı. Bu yapılanlar ise hep “Mağdur kadro” hanesine artı puan olarak yansıdı,MHP’ye öfkeli ülkücü taban yeni partiye doğru kanalize oldu.

Son olarak bir partinin en zor örgütlendiği taşralarda Bahçeli MHP teşkilatlarını kapatarak bizzat kendi partisi içerisinde mağdur,küskün ve öfkeli bir taşra kitlesi yarattı. Ve o “Mağdur,öfkeli ve küskün” taşralı MHP’li ülkücü taban kapatılan teşkilatlarına İYİ PARTİ tabelası astı,İYİ PARTİ en zor örgütleneceği taşralarda kolayca örgütlenebildi.

Tüm bu yaşanan sürecin sonunda doğan İYİ PARTİ Türkiye’nin en büyük siyasi partilerinden birisi,Millet İttifakı’nın 2. gücü konumuna gelirken İYİ PARTİ’nin tüm teşkilatları elinde olan Koray Aydın için Bahçeli “Onların içindeki tek gerçek ülkücüdür” övgüsünü yaptı,Koray Aydın ise Meral Akşener istifa etmeye kalktığı gün Akşener’in evinin önünde konuşmasına “Yanlışlıkla” “Liderimiz Sayın Bahçeli” diye başladı…

***

Bahçeli bu ülkede 7 Haziran seçimleri sonrasında ayağına kadar gelen, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Başbakan sen ol koalisyon kuralım” teklifini geri çevirip, birden bire Erdoğan ve AKP’ye destek vermeye başladı.

“İttifak sisteminin” ve %50+1 sisteminin mucidi olarak AKP’yi kendisine “Mahkum” etti… Bugün AKP o kadar MHP’ye mahkum halde ki “%50+1 bize Bahçeli’nin tuzağıdır” diyorlar,zira bu sistem adım adım adım AKP’nin siyasal iktidarının sonunu hazırlıyor.

Bununla da kalmadı AKP içerisinde İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya verdiği açık destek ile kendisine “İçeriden mevzi” kazandı.

Yani Bahçeli hem MHP’yi yönetti,hem AKP’yi “Yönlendirdi”

***

Şimdi tüm bunları alt alta koyunca Bahçeli’nin bu kez de Mansur Yavaş’tan bir “Mağdur” yaratarak tam da İYİ PARTİ’nin İmamoğlu desteği iyiden iyiye açığa çıkmışken planlı ve stratejik olarak Millet İttifakı’nın adayının belirlenmesi sürecinde “Belirleyici rol oynama” üzerine yeni bir “Hamlesi” ile karşı karşıya olup olmadığımızı insan düşünmeden edemiyor hani…

Zira olayı böyle düşündüğünüz zaman da Bahçeli’nin Millet İttifakı’nın adayının İmamoğlu yahut Kılıçdaroğlu yerine ülkücü kimliğini hiç bir zaman saklamamış, MHP’de en üst düzeyde görevlerde bulunmuş Mansur Yavaş’ın Millet İttifakı’nın aday olmasını istemesini de gayet doğal ve mantıklı olur.

Neticede eğer durum buysa Bahçeli’nin hedefi gerçekleşir Mansur Yavaş Millet İttifakı’nın adayı olursa kendisi Erdoğan’ı destekleyecek Bahçeli seçimi kim kazanırsa kazansın Türk siyasetinin “Asıl kazananı” olacaktır.

Şimdi burada asıl kilit soru şu: “Mansur Yavaş Cumhurbaşkanı adaylığını düşünüyor mu?”

Gerek yakın ekibi ile bizzat görüşmelerimde, gerekse kendisinin çeşitli mecralarında Mansur Yavaş’ın kesinlikle böyle bir düşünce içerisinde olmadığı sonucu çıkıyor, Yavaş da tamamen Ankara halkına hizmet etmeye odaklanmış olduğunu defalarca vurguladı.

Ama siyasette “Taban baskısı” çok önemlidir ve bu “Baskı” uygun konjonktürel şartlar ile birleştiği zaman sizin bir yere aday olup olmamanızın, görev isteyip istememenizin bir anlamı kalmaz zira o şartlar kendisini dayatır ve siyasetin doğası gereği kendinizi hiç beklemediğiniz bir noktada bulabilirsiniz.

Şimdi belki de böyle düşündüğünüz zaman yeniden sormak gerek kendimize: Bu çıkışlar Bahçeli’nin “Tehdidi” mi yoksa “Hamlesi” miydi acaba?

Tabii biz sadece sesli düşündük,katılmak yahut katılmamak sizin bileceğiniz iş…

ÖNEMLİ NOT: Bu yazıdan “Mansur Yavaş’ın Bahçeli ile koordineli hareket ettiği” gibi bir sonuç çıkarabilecekler mümkünse yazıyı tekrar ve dikkatle okusunlar zira böyle bir sonuç çıkartıyorlarsa yazıdan hiç bir şey anlamamışlar demektir.

________________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:

 

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

“ÜÇ KURUŞA” BİR “KULÜP”

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren ÇELİK

Dün DW Türkçe’de yer alan bir haber Türkiye’de gündeme adeta bomba gibi düştü ve pek çok tepkiyi beraberinde getirdi.

DW Türkçe’de yer alan haberde Dünya’da “En büyük Çerkes asimilasyonunun” uygulandığı ülke olarak lanse edilen Türkiye için tarihsel gerçeklerle uyuşmayan bir haber kaleme alınmıştı.

Bu haberin yayınlanmasının ardından başta Türkiye’de yaşayan Çerkesler olmak üzere kamuoyunda ciddi bir tepki oluşurken konu bir anda sosyal medyada da TT olacak kadar gündeme yerleşti.

Peki bu haberin zamanlaması tesadüf müydü yoksa birileri son dönemde sanki “Gizli bir takvime” yaymışçasına bir “KAŞIMA OPERASYONU” mu yönetiyorlar?

Bu girizgahı yaptıktan sonra yazımızın sonraki bölümlerinin bütünsel olarak ele alınabilmesi için ülkemizde çok da bilinmeyen “KÜLTÜR EMPERYALİZMİ” kavramının da tanımını girizgah bölümümüzde yapmamız gerekmekte…

Sami Şener “ASİMİLASYON;EMPERYALİZM;SÖMÜRGECİLİK” isimli KÜLTÜR EMPERYALİZMİNİ aşağıdaki ifadeler ile tanımlıyor:

“…Kültür emperyalizmi, aslında emperya­lizmin bir safhası ve çeşidinden başka bir şey değildir. Kültür emperyalizmine ma­ruz kalan bir toplum, kendine verilmek is­tenen kültür ve dünya görüşünün gerçek hedefini idrak edemeyecek bir hale gelir. Dinamik ruhunu kaybeden böyle bir top­lum, kendine sunulanın doğru veya yanlış olup olmadığım anlayamayacak bir uyu­şukluk ve sersemliğe düşer. Fikir ve sanat zevki ölmüş, hamle gücünü kaybetmiştir.

 

Kültür emperyalizmi altındaki ülkeler, ar­tık kendilerine yön veren toplumların is­tekleri doğrultusunda hareket etmekten başka bir tavra sahip olamazlar.”

Kültür emperyalizmi kavramının  ideolojik olarak “Fikri arka planını” oluşturan ve “Uygulayıcısı” olan 2 ülke ise İngiltere ve ABD…

Bu girizgahın ardından “Bu kadar Peşrev yeter” diyoruz ve yazımıza geçiyoruz…

 

Malumunuz Türkiye’de son dönemlerde en çok konuşulan ve gündem oluşturan dizilerin başında NETFLIX üzerinden yayınlanan KULÜP isimli dizi gelmekte…

Dizimiz bizi dramatik ve sürükleyici bir senaryo ile ağzımız açık kendisini seyretmek durumunda bırakırken alt metinde sürekli vurgulanan konu ise Türkiye’de Yahudi dilinin nasıl yok edildiği, Varlık Vergisi ile azınlıkların nasıl toplumsal ve ekonomik hayattan dışlandığı, hatta yer yer verilen mesajlar ile Türkiye’de azınlıkların bir dönem nasıl “Düşman” olarak görüldüğü…

Şimdi bu güzide dizimizi şöyle bir not edin zira geri döneceğiz dizimize…

Efendim şimdi sizlerle tarih yapraklarını 1985 yılına doğru saracağız…

1985 yılında Suudi Arabistan’da genç bir iş adamı o zamanlar için Suudi Arabistan için adeta devrim sayılacak bir şirket kuruyordu.

Kurulan şirketin ismi ARA Productions and Television Studios’tu… Şirket kısa sürede büyüdü ve sadece Suudi Arabistan’ın değil Ortadoğu’nun en önemli yayıncılık şirketi haline geldi.

Ortadoğu coğrafyasında hemen her ülkede bu şirketin kanalları,televizyonları peş peşe açılıyordu.

Ancak bu hızlı büyüme tabii ki bazı “Özel imtiyazların” bu şirkete tanınması ile gerçekleşmişti. Öreneğin Suudi hükümeti şirkete özel bir lisans vererek uydu yayınlarının içeriklerini herkesten önce bu şirketin kanallarının yayınlamasını sağlamış,ülkenin tüm büyük şehirlerinde bu şirkete ait kanalların daha yaygın şekilde izlenmesi için özel kablo alt yapısı geçirmiş, yüz milyonlarca dolar teknik alt yapı desteği sağlamıştı.

Peki Suudi hükümeti neden bir özel şirkete bu imkanları sağlıyordu? Aslında bu sorunun cevabı son derece basitti. Zira bu şirketi kuran o genç iş adamının adı Waleed bin İbrahim El İbrahim’di.

“E ne olmuş Waleed bin İbrahim El İbrahimi ise kara kaşına kara gözüne mi bu paraları vermiş Suudi devleti” diye sorabilirsiniz tabii ama Waleed bin İbrahim el İbrahimi öyle “Sıradan” bir işadamı değil hatta “Sıradan” olmayı bırakın iş adamı olmanın çok çok ötesinde bir anlam ifade etmekte bizzat Suud Kraliyet Ailesi için.

Efendim bu Waleed bin İbrahim El İbrahimi’nin 2 kız kardeşi var: Al Jawhara al İbrahim ve Maha al İbrahim…

İşte bu kız kardeşlerşden Al Jawhara al İbrahim merhum Kral Fahd’ın “En gözde” eşlerinden birisi olurken, Maha al İbrahim ise Suudi Arabistan’ın eski Savunma ve Havacılık Bakan Yardımcısı, Kral Fahd’ın erkek kardeşi Prens Abdulrahman’ın karısı…

Ha bir de 3. Kız kardeş var: Mohdi al İbrahim… Bu kız kardeş de Suudi Arabistan eski Yükseköğrenim Bakanı olan Khaled Al Angari’nin karısı…

Yani efendim Waleed bin İbrahim El İbrahimi iş adamı olmanın ötesinden Suud Kraliyet Ailesi’nin “Damadı”

Ve kurulan bu şirket de, kanallar da sadece kağıt üzerinde Walees bin İbrahim El İbrahimi’nin aslında bizzat Suudi Devleti’ne ait her şey. Zaten tüm karın %50’sini de Prens Abdülaziz bin Fahd almakta.

Ama durun daha bitmedi.

Şimdi efendim bu ARA Productions and Television Studios şirketinin ardından Waleed bin İbrahim El İbrahimi 1991 yılında Londra’da bir şirket kuruyor.

Waleed bin İbrahim El İbrahimi’nin bu şirketi birlikte kurduğu isim ise yine “Enteresan”: Salah Abdullah Kamel

Salah Kemal aynı zamanda İslam Kalkınma Bankası’nın da başkanı. Bu bankaya Türkiye dahil 51 Müslüman ülke üye ancak bankanın en büyük hissedarı Suudi Arabistan!

İşte efendim Waleed İbrahim El İbrahimi ile Salah Abdullah Kamel’in ortak olarak İngiltere merkezli kurdukları şirketin ismi ise MBC…

MBC resmen Suudi Devleti’nin propagandasının yapılması için kurulan bir şirket. Al Jazerra’ya karşı Suudi Devleti ve Ortadoğu’nun en önemli habarv kanalı haline gelecek AL ARABİA’yı da kuran işte bu şirket. Şirket Ortadoğu’nun FOX NEWS ve CNN’i olarak da anılmakta.

Ancak işte bu MBC isimli şirketin haber kanallarının yanında en önemli özelliklerinden bir tanesi de propaganda yapılan ve hedef coğrafya olan Ortadoğu coğrafyasındaki ülkelerdeki çeşitli yapım şirketleri ile anlaşarak çeşitli diziler yapmak.

Başta yaptığımız “KÜLTÜR EMPERYALİZMİ” tanımının uygulayıcı aparatı olarak bu MBC şirketi Suudi Arabistan adına propaganda, psikolojik harekat gibi unsurların medya kullanımı ile uygulanmasının nadide örneklerini çeşitli ülkelerde sergilemekte.

Şimdi siz bana “Arkadaş KULÜP dizi diye başladın, Suud Karaliyuet Ailesi’nin damadının şirketlerini yazıyorsun ne alaka şimdi?” diyebilirsiniz ama hiç öyle demeyin zira kazın ayağı öyle değil…

KULÜP dizisinin yapımcısına baktınız mı hiç? KULÜP dizisinin yapımcısı 03 MEDYA…

Peki O3 Medya’nın ortağı kim dersiniz? Bingo! Suud Kraliyet Ailesi’nin “Damadı”, Suudi devletinin propaganda aradcı olan medya şirketlerini yöneten Waleed bin İbrahim El İbrahimi’nin sahibi olduğu Londra merkezli MBC isimli şirket!

***

Şimdi sizlerle ile Mayıs ayına gidelim…

19 Mayıs 2021 tarihinde yani bizim tam da Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcını milli bir bayram olarak kutladığımız Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nda Avrupa Süryaniler Birliği bir açıklama yayınlıyor.

Avrupa Süryaniler Birliği’nden yapılan açıklamada PONTUS SOYKIRIMI’nın 102. Yılı anılırken bakın hangi ifadeler kullanılıyor:

“”Bugün 19 Mayıs’ta, Osmanlı’nın Türk yönetimi tarafından Pontos Rum halkına karşı işlenen 1915 Pontus Rum Soykırımı’yla 353 bin insan katledildi, yüzbinlerce insan ise insanlık dışı koşullarda kültürel, sosyal ve ekonomik yıkımlarla hayatını kaybetti.

“Yerli halk olan Pontus Rumlarının, 1914-15 döneminde Süryani ve Ermeni halkları ile diğer Hıristiyan varlıklar gibi soykırım ve imha politikaları ile karşı karşıya kaldılar. 1915 soykırımı sırasında 3 milyondan fazla Hıristiyan katledildi, çocuklar ve kadınlar Müslümanlaştırıldı.

“Dini, kültürel, sosyal anıtlar, tarihi miraslar tahrip ve gasp edilerek el konuldu. Pontus Soykırımı sırasında 353 bin insan katledildi, binlercesi can verdi, 300’den fazla okul, 500 kilise, manastır ve anıt yıkıldı. 1915 soykırımının ardından bölgede artık Hıristiyan Pontus Rum’ları kalmadı.

“Ülkede 1915 Soykırımına değinilmezken, nefret söylemi ve Hıristiyan düşmanlığı Türkiye’de derin bir şekilde kazınmaya devam ediyor ve genellikle siyasi liderler tarafından kullanılıyor. Pontus Rum Soykırımı Anma Günü’nde şehitlerin kutsal hatıralarını anıyor, dünyanın dört bir yanındaki Pontus Rum halkının yaşadığı soykırımın tanınması ve adaletin sağlanması için yanlarındayız. Soykırımın tanınması, gelecekteki soykırımları önlemek için de hayati önem taşır.”

Yani efendim yıllardır “Sözde” Ermeni Soykırımı iddiası ile uğraştığımız yetmedi bir de “Nurtopu gibi “Pontus Rum Soykırımı” olmuş ve sesler Avrupa’dan yükselmeye başlamış bile…

İşte tam da bu seslerin yükselmeye başlamasından kısa süre sonra Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak “Rumlara ve Yahudilere” yaptığımız “Eziyetleri” (!), “Asimilasyonları” (!) anlatan KULÜP dizisi Türkiye’de O3 MEDYA ve Suudi ortağı MBC’nin yapımcılığında NETFLİX üzerinden yayına alınıyor…

KULÜP dizisi ile hemen hemen eş zamanlı olarak yayına bir de ÜÇ KURUŞ isimli bir dizi giriyor.

Bu dizide de her 2 sahnede bir Türkiye’de Romanlar’a ne haksızlıklar yapıldığı, Romanların nasıl aşağılandığı,önünün kesildiği diyaloglar arasına sıkıştırılıyor ve alt metinde “İnce bir işçilik” çıkartılıyor…

Ve dün DW’de “Türkiye en büyük Çerkes asimilasyonunun yapıldığı ülkedir” haberi yayınlanıyor…

***

Bu ülkede bahsi geçen konularda yanlış uygulamalar olduğunu kimse inkar edemez, 6-7 Eylül olayları gibi Kontrgerilla’nın Türkiye’deki ilk “Planlı” faaliyetinin yaşandığını kimse görmezden, “Varlık vergisi” ve sonuçlarını kimse yadsıyamaz ama bu devletin “Sistematik” bir “Asimilasyon” politikası ile azınlıkları yok etmeyi planladığı anlamına gelmez.

Hele hele “Pontus Rum Soykırımı”  gibi iddiaların mesnetsizliğini bu yanlış uygulamalar meşru ve doğru hale getirmez.

Ama işte “KÜLTÜR EMPERYALİZMİ” tam da böyle bir şey…

Siz “Uyanık” olmaz ağzınız açık 3 KURUŞA BİR KULÜP izler ve “Aman efendim ne de güzel dizi olmuş” demeye devam edersiniz önce bu diziler ile sizi uyuşturur, sonra bilinçaltınıza bu iddialarını “Doğru” olarak kodlar ve yaşananların çarpıtılmış halini sizin “Gerçekliğiniz” haline getirirsiniz ve bir gün bakmışsınız ki memleketiniz Avrupa tarafında “Soykırımcı” ve “Asimilasyoncu” ilan edilirken sesini çıkartan kimse kalmamış hatta siz de onları “İnsan hakları” adı altında alkışlamaya başlamışsınız…

Şimdi durun ve tekrar düşünün…

Bu ilişkiler ağı, bu açıklamalar, bu haberler ard arda gelirken bunları “Sıradan bir tesadüf” olarak açıklamak mümkün mü?

Karar sizin tabii…

________________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
Okumaya Devam Et

MEDYA

AİLE BOYU “SELVİLER”, GELSİN GİTSİN “HİBELER”!

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL HABER

Celal Eren ÇELİK

Malumunuz AKP iktidarında yaşanan çürümüşlük,yolsuluk,vurgun ve talan adeta “Kurumsallaşırken” bu yolsuzlukların devlet kurumlarına “Yerleşen” yandaşlar tarafından adeta sistematik halde yapılıyor olması ise artık vaka-i adiyeden oldu.

AKP döneminde en çok yozlaşan ve çürüyen sektörlerden birisi de hiç şüphesiz medya olurken, gerçek gazetecilerin yerini yandaş,kalemini AKP için kiralayan ama daha da önemlisi AKP yandaşlığı ile elde ettiği “Nüfuzunu” “İş takibi” yaparak kendisi, ailesi ve yakınları için ranta dönüştüren tiplerin “Gazeteci” kisvesi altında boy gösteren “Tipler” aldı.

Yukarıda tanımladığımız “Gazeteci” adı altındaki bu yeni “Türün” en önemli temsilcilerinden birisi ise hiç şüphesiz zamanında Pensilvanya’da FETÖ elebaşı Fethullah Gülen ile yan yana el pençe divan fotoğraflar çektiren, “Hocaefendisine” düzmedik övgü bırakmayan, şimdilerde ise en sıkı FETÖ karşıtı olan ve AKP’nin “Suflecisi” olarak Hürriyet’te kendisine köşe tahsis edilip, ekran ekran dolaştırılan Abdülkadir Selvi.

AKP döneminde sadece Selvi’nin değil aile efradının da nasıl hızla “Yol aldığını”, Abdülkadir Selvi’nin damadının bürokrasi içerisinde nasıl “Jet hızı” ile yükseldiğini de ilk kez bundan aylar önce HABER ALTERNATİF’te ÖZEL HABER olarak Türkiye’ye duyurmuştuk.

İLGİLİ HABER İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNKİ TIKLAYABİLİRSİNİZ:

https://haberalternatif.com/selvinin-damadi-da-jet-hizi-ile-yukselmis/

Şimdi tabii pek çoğunuz böylesi bir “Girizgahı” neden yaptığımızı merak ediyorsunuzdur. Anlatalım efendim.

Son 2 haftada Ankara’da Abdülkadir Selvi’nin damadı ve eşi Zehra Selvi’nin tam da merkezinde olduğu öyle bir olay anlatılmakta ki Ankara kulislerinde konuşulan bu iddialar eğer doğru ise devletin ve kamu kaynaklarının nasıl sistematik olarak “Yandaşlar” ve yakınları tarafından adeta talan edildiğine son derece çarpıcı bir örnek teşkil etmekte.

E hep Abdülkadir Selvi “Ankara kulislerinden” haber verecek değil ya, bu kez de kendisi hakkındaki bu kulisleri ve iddiaları biz kaleme alalım bakalım…

***

Az önce de belirttiğimiz üzere Abdülkadir Selvi’nin damadı Emre Öğütcen, 8 Mayıs 2014 tarihinde Büşra Selvi ile evlendikten sonra bürokraside “Jet hızı” ile yükselirken önce 2015 yılında BOTAŞ’ta “BÜTÜN GÜVENLİK ŞEFİ”, hemen ardından TPAO’da “Bilgi Teknolojileri Yöneticisi” olarak atandı, bu atamdan 3 ay sonra TPAO Bilgi Teknolojileri Daire Başkanı oldu.

Son olarak “Damat” Öğütcen 2017 yılında ise Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na Bilgi İşlem Daire Başkanı olarak atandı.

Şimdi efendim bu “Bilgi İşlem Daire Başkanlığı” görevinin şöyle kritik bir özelliği var; bu daire başkanlığının başında bulunan bürokratın imzası olmadan bakanlığın ilgili birimine alınacak teknik malzemelerin “Satın alım” işlemleri gerçekleşemiyor. Yani “Damat” Emre Öğütcen malzeme alımlarının  “Son onay vericisi” konumunda,ondan izinsiz alım yapmak mümkün değil.

Ankara kulislerinde dolaşan iddiaya göre Emre Öğütcen bu “Teknik malzeme” alımlarında DMO üzerinden alım işini yüklenecek yani bakanlığa mal satacak firmalardan kurumun ihalesine çıktığı malların üzerine bu firmaları “Tercih etmek için” “Hibe” istiyor.

Aslında bu “Hibe” olayı tam olarak tüm kurumları sarmış bir “Yasal rüşvet” kılıfına dönüşmüş durumda. Bu “Sisteme” göre malzeme ihtiyacı olan kamu kurumları ihtiyacı olan malzemenin miktarını ve teknik özelliklerini o ürüne ait kodu girerek DMO’ya bildiriyor. DMO’ya bu ürünün parasını yatıran devlet kurumuna DMO üzerinden DMO’nun anlaştığı firmalardan bu malzemeler temin ediliyor.

Ancak bu temin sürecinde kritik bir detay var.

DMO bu malzemelerin temini için çeşitli firmalardan temin için teklif alıyor.İşte “Hibe” tam burada devreye giriyor.

Son zamanlara kadar “Hibe” olarak “Kamufle” edilen bu “Rüşvet” çarkı şöyle işliyordu:

X firma X miktardaki ürünü bakanlığa satmak için teklif veriyor. Ancak bu bakanlıktaki “Satınalmadan sorumlu” yetkililer “Bu firmayı tercih etmek” için “X MİKTARDA” da makineyi kuruma “Hibe” etmesini istiyor. Malını satmak isteyen firmalar ise mecburen bu “Hibeleri” veriyorlar. Hatta iddialara göre sadece devletin kurumuna değil satın alma yetkililerine de “Özel jestler” yapılıyor işi bitirmek için. Bu kimi zaman bu yetkililerin çocuklarının özel okul taksitinin ödenmesi, kimi zaman aile boyu iPhone telefonlar, bilgisayarlar, kimi zamanlarda tatil masrafları oluyor. Tabii bu “Jestlerin” şekli ve miktarı işin büyüklüğüne göre değişiyor.

Ama en yaygını makine “Hibesi”…

İşte bu “sistem” böyle güzel güzel işlerken iddialara göre bundan 2 hafta kadar önce “Damat” Emre Öğütcen daire başkanı olduğu bakanlığa 18 fotokopi makinesinin alımı için 7 makinenin de ayrıca “Hibe edilmesini” APEX isimli Ankara firmasından talep etti.

Bu arada “Fotokopi makinesinden ne olur?” demeyin. Bahsettiğimiz makinelerin en ucuzu 4500 Dolar’dan başlıyor ve çok çok daha pahalı modeller mevcut. Yani 7 makine “Hibe” edildiğinde bugünkü kurla 377 bin 445 TL’lik bir rakam sadece 1 işten ortaya çıkıyor. Bu da “En ucuz” makine üzerinden yapılan hibeler. Yani varın daha pahalı olan makinelerde yapılan böylesi “Hibelerin” ederini siz hesap edin.

APEX firması 7 değil 6 makine “Hibe” edebileceğini söyleyince “Damat” Emre Öğütcen rest çekiyor,malı 7 makine hibe edilmez ise APEX isimli firmadan almayacağını belirtiyor ve APEX isimli firma 7 makineyi “Hibe” etmeyi kabul ediyor..

Makineler APEX isimli firmanın ana distribütör firmasından İstanbul’dan gönderiliyor. Normalde APEX isimli firmanın bu makineler için kendisinin irsaliye keserek makineleri bakanlığa teslim etmesi gerekirken irsaliyeleri İstanbul’daki ana distribütör kesiyor.

Böylece APEX sadece “Kurulum yapan” firma gibi gözüküyor.

Ama işin skandal boyutu bundan sonra başlıyor…

***

Ankara’nın Altındağ ilçesinde Hamamönü semtinde bir şirket var: BİOS MADENCİLİK. Bu şirket önce Ankara Çankaya’nın en prestijli semtlerinden Çukurambar’da kuruluyor, daha sonra adresini Altındağ İlçesi Hacettepe Mahallesi olarak değiştiriyor.

İşte iddialara göre “Damat” Emre Öğütcen’in bakanlığa “Hibe” olarak aldığı bu fotokopi makinalarından birisi 2 hafta kadar önce akşam mesai saati bitiminde bakanlıktan çıkartılarak Altındağ semtindeki bu şirkete götürülüyor. Devletin makinesinin bakanlıktan çıkartılıp bir özel şirkete götürüldüğü o anların kamera kayıtlarına yansıdığı belirtiliyor.

İşte efendim bu devletin makinasının götürüldüğü BİOS MADENCİLİK firması kimin dersiniz? Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’nin!

Yani “Damat” devletin kurumuna normalde istememesi gereken bir “Hibe” isteyip o makineleri bakanlıkta iş verdiği firmadan yine bakanlık adına alıyor ama bu makineyi de kayınvalidesinin  şirketine götürüyor.

İşte olay bundan sonra patlıyor…

Bakanlık içerisinden bir şikayet ile birlikte müfettişler harekete geçiyor. Önce devletin makinesini Abdülkadir Selvi’nin eşinin şirketine götüren “Damat” Emre Öğütcen’in makam şoförü müfettişler tarafından soruşturmaya alınıyor, şoför bildiği her şeyi anlatınca yine bizzat “Damat” Emre Öğütcen’in makam şoförü ile birlikte Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait şirketin merkezine gidiliyor.

Devletin makinesi Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’nin ofisinden çıkıyor ve kodu ile birlikte bu durum tespit ediliyor. Müfettiş tespit tutanağı tutuyor.

Müfettiş bu devlete ait malzemenin faturasını sorunca cevap verilemiyor. Müfettiş de “Ben anladım anlayacağımı” cevabını veriyor.

Bu yaşanan olaydan sonra “Damat” Emre Öğütcen bakanlığa gittiğinde kuruma alınmıyor ve görevinden azledileceği söyleniyor.

Ama burada bitmedi… Edindiğimiz 2 önemli bilgi var bu noktada:

İlki Abdülkadir Selvi’nin eşine ait firma merkezine giden müfettişlerin damat Emre Öğütcen’in bakanlıktan çıkarttığı “Hibe” makine gibi onlarca çeşitli teknik cihazın bu adreste olduğunu görüyorlar. Yani şirket merkezi adeta bu tip malzemeler için bir “Depoya” dönüşmüş.

İkincisi ise Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait BİOS MADENCİLİK isimli firmanın “Damat” Emre Öğütcen’in Bilgi Teknolojileri Daire Başkanı olarak “Satınalma” konusunda son “Onay verici” olduğu Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na mal sattığı gelen bilgiler arasında.

Yani aslında 2.bir Ruhsar Pekcan vak’asının “Damat bürokrat” versiyonu var ortada iddialara göre.

Düşünün sevgili okurlar devlet kurumlarına mal satabilmek için özel sektör şirketleri tarafından “Hibe” edilen makinelerden ayda böyle 10 tanesi “Bir yerlere” götürülse “en ucuz makineden” hesaplanırsa 45 bin dolar yani 540 bin TL’den fazla… Böyle bir “Sistemin” yıllık olarak işletildiğini düşünürseniz yılda 450 bin Dolar!

Ortada fatura yok,kayıt yok! Her ay bu devlet kurumlarında böylesi “Toplu teknik cihaz alımları” yapıldığını aklınızda tutun ve varın ondan sonra bu işin boyutunu siz hesaplayın…

APEX’İN SAHİBİ ÇOK KIZDI!

Tüm bu iddialar sonrasında makineleri temin ettiği belirtilen APEX isimli firmanın sahibi Rafet Güler’e zor da olsa ulaştık.

“Zor oldu” diyoruz zira kendisi önce asistanına çok önemli ve bölemeyeceği bir toplantısı olduğunu söyleyerek bir süre sonra  15 dakika sonra aramamızı iletti. Belirtilen zaman aralığından sonra kendisini aradığımız zaman “Acil işi çıktığı” için ofisten çıktığı yine asistanı tarafından bize iletildi ve “Ayaküstü” kendilerinin olayla ilgisinin olmadığı “Bir şey yaşandığını ama hallettiklerini” söylediğini asistanı bize aktardı. Biz de devlette işlerin böyle “Hallettik” denilince halledilmeyeceğini olayın resmi tespit tutanağına geçtiğini ifade ettik.Sonunda Rafet Güler’in asistanı “Neticede ben de aradayım” dedi haklı olarak.

Biz “Haberi firma olarak kendilerinin cevap vermek istemediğini” belirterek yayınlayacağımızı belirterek telefonu kapattıktan yaklaşık 10 dakika sonra APEX firmasından dönüş yapıldı.

Firmanın sahibi Rafet Güler, kendisine olayı anlatıp sorduğumuz zaman önce “Yalan yanlış senaryolar,böyle bir şey yok”dedi. Bakanlığa DMO üzerinden ve ana distribütör çıkışlı 18 değil 64 makine verdiğini belirtti ama irsaliyenin olması gerektiği gibi kendisi tarafından değil ana distribütör tarafından kesildiğinden hiç bahsetmedi.. (Ancak Rafet bey bilgiyi “Çarpıtıyordu” zira verdiği rakam bahsi geçen olaydaki rakam  değil APEX tarafından son dönemde bakanlığa verilen toplam makine miktarı. Bahse konu olayda 18 makine+7 hibe makine söz konusu son parti olarak) Kendisine “Hibe yok yani” dedik “Sizi ilgilendirmez” cevabını verdi. Israrla “Hibe” konusunu sorduğumuz zaman ses tonu giderek yükseldi.

Asistanının 5 dakika önce kendisinin “Hallettik biz o işi” dediğini ilettiğimiz zaman “Yalan bunlar asistanım neden olmayan bir olayı anlatsın?” dedi.

Olayın müfettiş tespit tutanağına geçtiğini söylediğimizde ise son  derece sinirlenerek “Basın gidin bildiğinizi yapın” diyerek bağırıp telefonu yüzümüze kapattı.

CEVAP BEKLEYEN SORULAR…

1-Ankara’da konuşulan bu iddialar doğru mudur ve böyle bir olay Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda yaşanmış mıdır?

2-Devlet kurumuna ait fotokopi makinesinin bakanlıktan çıkarılırken kamera kayıtlarına yansıdığı belirtiliyor. Bakanlığa ait son 2 haftaya ait kamera kayıtları içerisinde bu durumun yansıdığı bölümler hala mevcut mudur yoksa “Özel bir rica” ile silinmiş midir?

3-Devlete ait teknik cihaz Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’nin ofisinde çıkmış mıdır? Çıktıysa müfettiş tespit tutanağının detaylarında neler yazılmıştır?

4-Devletin kurumlarına “Hibe” olarak verilen ve aslında mal alımı yapılan firmalardan istenen “Yasal rüşvetin” adı olan bu cihazlar nerededir? Devlet kurumları ihtiyaçları olan miktarda malı satın almak için neden firmalardan “Hibe” adı altında ekstra taleplerde bulunmaktadır?

5-Devlet kurumuna ait bir cihazın faturası olmadan Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait bir şirkette ne işi vardır?

6-Zehra Selvi’ye ait BİOS MADENCİLİK isimli şirket “Damadı” Emre Öğütcen’in Daire Başkanı olarak satınalma sürecinde en yetkili isim olduğu Bilim,Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na mal satışı yapmakta mıdır? Yapıyor ise bu mal satışları ihale ile mi yoksa “Doğrudan temin” yolu ile ihalesiz olarak mı gerçekleşmektedir?

7- Abdülkadir Selvi’nin eşi Zehra Selvi’ye ait BİOS isimli şirket bir “Madencilik” şirketidir. Bu şirketin merkez ofisinde onlarca ve birbirinden farklı,kullanım alanları birbiri ile alakasız,şirketin iştigal alanı ile ilgisi bulunmayan teknik cihaz “Depolandığı” doğru mudur? Doğru ise bu cihazlar tıpkı müfettiş tespit tutanağına geçen fotokopi makinesinde olduğu gibi çeşitli devlet kurumlarından  gelen “Hibe” cihazlar mıdır ve faturaları kesilmiş midir? Bu cihazlar kayıt dışı şekilde satılarak rant mı elde edilmektedir?

8-Yaşanan bu olay sonrasında Abdülkadir Selvi’nin damadı Emre Öğütcen’in kuruma alınmadığı ve görevinden azledilme sürecinin başladığı doğru mudur?

________________________________________________________________________________________________

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, HABER ALTERNATİF’in aylık,3 aylık,6 aylık yahut yıllık ÖZEL BÜLTEN’ine abone olabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

 

ABONELİK LİNKLERİ:

 

YOUTUBE KANALI-KATIL BUTONU LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

 

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF YILLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİK LİNKİ:
HABER ALTERNATİF AYLIK ABONELİK/ ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 3 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
HABER ALTERNATİF 6 AYLIK ABONELİK/ÖZEL BÜLTEN ABONELİĞİ LİNKİ:
Okumaya Devam Et







Popüler

%d blogcu bunu beğendi: