11 YAŞINDA SUBAY OLUP,AFGANİSTAN'DA CEPHEYE GİDEN ADAM: "MÜBARİZ MANSİMOV" - Haber Alternatif
Sosyal Medya Hesaplarımız

ÖZEL HABER

11 YAŞINDA SUBAY OLUP,AFGANİSTAN’DA CEPHEYE GİDEN ADAM: “MÜBARİZ MANSİMOV”

Yayınlanma Tarihi:

on

Bugün en çok ses getiren haberlerden bir tanesi de hiç şüphesiz  BirGün Gazetesi’nden Timur Soykan’ın Mübariz Mansimov ile gerçekleştirdiği röportaj ve bu röportajda Mansimov’un kullandığı ifadelerdi.

Mansimov özellikle çarpık ve girift ilişkilerin bir simgesi olarak tanımlanan bir “Fotoğrafın” tam ortasından başlayan açıklamaları ile bize “Çürümüşlüğü” anlatıyordu anlatmasına da anlattıklarında da bir gariplik vardı hani…

Şimdi efendim öncelikle o meşhur “Çürümüşlüğün vücut bulmuş hali” olarak tanımlayabileceğimiz fotoğrafı hatırlatalım…

Bu fotoğraf bir düğün fotoğrafı. 2016’da Antalya Kervansaray Oteli’nde çekilen bu fotoğraf adeta bir “Yıldızlar geçidi”

Fotoğrafta evlenen kişi yani damat Sezgin Baran Korkmaz’ın ortağı olan Bereket Öner. Bereket Öner ile aynı fotoğraf karesinde bulunan diğer isimler Mehmet Ağar,Sezgin Baran Korkmaz, SBK’nın ABD’deki ortağı Levon Termerdzhyan bulunurken fotoğraf karesini tamamlayan diğer isim ise Mübariz Mansimov.

Şimdi tabii bu fotoğraf karesi hakkında söylenecek çok söz var da bizim konumuz özellikle bugün bu fotoğraf karesi ile ilgili Mansimov’un söyledikleri.

Ne diyor Mansimov : “Ben o fotoğraf karesinden çıkmak istiyorum” Neden böyle diyor? Anlattığına göre Mansimov Ermenileri hiç sevmeyen,7 kuşaktan Ermeni akrabası olan birini şirketinde çalıştırmayan bir kişi… E fotoğrafta da malumunuz Sezgin Baran Korkmaz’ın ABD’deki ortağı Levon Termerdzhyan bulunmakta. Yani Mansimov diyor ki “Orada bir Ermeni olarak Levon Termerdzhyan’ın bulunmasından dahi rahatsız oldum ve o kareden çıkmak istedim” Hatta Mansimov diyor ki “Ben sevmem bu tipleri,küfür edip gittim”

Aynı röportajda aynı Mansimov bu düğünden 4 ay önce Yunanistan’da bir restoranda karşılatığı Levon Termerdzhyan’ı dövdüğünü de söylüyor…

Peki ne zaman oluyor Mansimov’un tüm bu söyledikleri yani Mansimov kendi ifadesi ile Levon Termerdzhyan2ı ne zaman”Dövüyor”? 2016 yılının yaz aylarında…

***

Şimdi gelin isterseniz sizlerle 2016  yılının Kasın ayına gidelim.

Tarih yaprakları 5 Kasım 2016 tarihini gösterirken Mehmet Ağar acı bir haber alıyor. Ağar’ın gelini, Tolga Ağar’ın eşi Badısabah Ağar tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi’nde genç yaşta hayata gözlerini yumuyor.

Ancak tabii Badısabah Ağar hastanede tedavi gördüğü süreçte iş,sanat,siyaset ve spor camiasından çok sayıda önemli isim geçmiş olsun ziyaretine geliyor Ağar Ailesi’ni.

İşte Badısabah Ağar’ın vefatından 3 gün önce 2 Kasım 2016 tarihinde özel yapım Mercedes aracı ile Amerikan Hastanesi’ne gelen isim Mübariz Mansimov. Tabii şimdi siz “Arkadaş gayet normal o dönem Ağar ile Mansimov’un ilişkisi çok samimi,abi-kardeş gibiler. Mansimov gelmeyecek de kim gelecek?” diyebilirsiniz. Lakin burada Mansimov’un bugün anlattıkları ile çelişen nokta Mansimov’un kendi özel aracı ile geçmiş olsun ziyaretine birlikte geldiği isim.

Zira Mansimov Amerikan Hastanesi’ne bugünkü röportajında aynı yılın yaz aylarında “Dövdüğünü”, Bereket Öner’in düğününde küfür ettiğini, hayatında hiç bir işi olmadığını söylediği Levon Termerdzhyan ile birlikte geliyor. Bu durum Amerikan Hastanesi kayıtlarından rahatlıkla bulunabilir diye düşünüyoruz. Hatta aynı ortamda olanlar Mansimov’un “Dövüp,küfür ettiği” (?) Levon Termerdzhyan için “Kendisini Ermenistan Cumhurbaşkanlığı için destekleyeceğim, her türlü desteği vereceğim” dediğin iddia ediyorlar!

Yani efendim Mansimov’un malum röportajda anlattıkları açısından olaya bakıldığında ilk büyük çelişki burada başlıyor.

Devam edelim röportajdaki “Enteresan” çelişkilere…

Şimdi röportajda çok önemli bir Recep Canpolat bölümü var… Bu bölüm neden son derece önemli zira Recep Canpolat Utah’ta SBK’nın ortakları olan Levon Termerdzhyan ve Kingston Kardeşler ile ilgili görülen davayı bizzat yerinde takip eden ve mahkeme belgelerini yayınlayan tek Türk gazeteci.

İşte o mahkeme tutanaklarına geçen ifadeler Mansimov’un Termerdzhyan ile ortak olduğunu,kurulan şirketi ve koordinasyonu ortaya çıkartıyor.

Timur Soykan’a bugün verdiği röportajda Mansimov Recep Canpolat’ı “Kendisine birinin gönderdiğini ve Canpolat’ın kendisinden reklam istediğini” belirtiyor. Mansimov, Recep Canpolat’ın kendisinden reklam isteğini kabul etmediği için bu haberleri yaptığını belirtiyor.

Şimdi burada açıkça görüleceği üzere Mansimov kendisi ile ilgili en vurucu belgeleri ortaya çıkartan gazeteci olan Recep Canpolat hakkında “İtibarsızlaştırma” algısı yaparken hayatında Canpolat’ı ilk kez görmüş ve bir daha da hiç görüşmemiş gibi beyanatlarda bulunuyor.

Denizcilik sektörünü yakından takip edenler ve bu sektörün içerisinde bulunanlar bu sektör ile ilgili olarak verilen ALTIN ÇIPA ÖDÜLLERİ’nin sektördeki en prsestijli ödüller olduğunu bilirler.

Şimdi sizleri 26 Eylül 2017 tarihine götürüyoruz…

Bu tarihte son son derece prestijli konukların da katılımı ile (O toplantıda Dünya’nın 80 farklı ülkesinden,BM’den bakanlar,alanının en önemli sektör temsilcileri,askerler bulunmakta) 12. Uluslararası Altın Çıpa Denizcilik Başarı Ödülleri sahiplerini buluyor. Ödüllerden birisi ise “EN İYİ TANKER ARMATÖRLÜĞÜ” dalında veriliyor. İşte bu dalda verilen ödülün sahibi olan isim ise Mübariz Mansimov ve şirketi PALMALİ GROUP

Ödülü bizzat alan ve ekibi ve tüm Palmali Ailesi adına bu ödülü alırken “Minnetarım” ifadelerini kullanan ve ödülü aldığı için son derece mutlu gözüken Mübariz Mansimov’dur…

Tabii şimdi siz diyeceksiniz ki “Arkadaş adam son derece prestijli, uluslararası bir ödül almış tabii heyecanlı ve mutlu olacak. Ne de olsa o tarihlerde Türkiye’de giderek büyüyen bir yatırımcı ve bu ödül onun için de önemli…” Tabii doğru da işte tam da bu noktada Mübariz Mansimov’un bugünkü Timur Soykan röportajında bir “Enteresan çelişkisi” daha ortaya çıkıyor.

Hani bugünkü röportajda Mansimov kendisini adeta köşeye sıkıştıran UTAH MAHKEME belgelerini yayınlayan gazeteci Recep Canpolat’ı “Sevmediğini”, yanından gönderdiğini, reklam vermediği için bu haberlerin Recep Canpolat tarafından yapıldığını söylüyor ve Canpolat’ı sadece bir kez gördüğünü o da bir yakınının ricası ile “Kabul ettiğini” söylüyordu ya…

Şimdi bakın Mansimov2un bu aldığı uluslararası prestijli ALTIN ÇAPA DENİZCİLİK ödülleri bizzat gazeteci Recep Canpolat ve sahibi olduğu DENİZ HABER AJANSI tarafından veriliyor, yani Mansimov ödül töreninde Canpolat’a bu ödül için “Minnetlerini” sunuyor!

Aşağıdaki linkten ödül törenini ve Mansimov’un ödülü alışını izlemeniz mümkün…

https://www.facebook.com/palmaligroupofcompanies/videos/2069300673096209/

Yani Mansimov “Ortak olmam söz konusu değil” “Dövdüm”, “Küfrettim” dediği Levon Termerdzhyan ile can ciğer kuzu sarması olarak Ağar Ailesi’nin en zor günlerinde hastaneye ziyaretine geliyor iddialara göre aynı Termerdzhyan için “Ermenistan Cumhurbaşkanlığı için destekleyeceğim” diyor, “Reklam vermediğim için haber yaptı ” “Bir kere görüştüm” dediği gazetecinin verdiği ödülü alıp “Minnetlerini” belirtiyor.

***

Şimdi de gelelim röportajdaki en çarpıcı “Çelişkiye”…

Röportajda Timur Soykan Mansimov’un birden bire ortaya çıkan servetini sorguladıktan ve Mansimov bu soruyu yuvarlak cevaplar ile geçiştirdikten sonra bir soru daha soruyor ve “Kızıl Ordu’dayken Afganistan’da görev yaptığınız doğru mu?” sorusunu yöneltiyor. Bu soruya Mansimov’un yanıtı “Evet, 1980’lerde genç bir subayken görev yaptım. Savaşı gördüm, Afganistan’ın acısını gördüm. Şimdi orası için çok üzülüyorum. Taliban bize benzeyemez. Onların Müslümanlığı’nın bizimle ilgisi yok.” şeklinde oluyor.

Yani Mansimov Rus ordusunda bir subay olarak Afganistan’da savaştığını doğruluyor…

İyi güzel ama Rusya’nın Afganistan’ı işgali 24 Aralık 1979… İşgalin bitiş tarihi ise 15 Şubat 1989

Mansimov’un doğum tarihi ise 22 Mart 1968… Yani SSCB Afganistan’ı işgal ettiğinde Mansimov henüz 11 yaşında. İşgal bittiğinde bile Mansimov 21 yaşında. SSCB’de askeri okullardan mezuniyet süresi de uzun olduğu için zaten 21 yaşında Mansimov’un 21 yaşında hem de bir subay olarak SSCB’de bulunma ihtimali yok.

 Yani Mansimov sanki bu “Çelişkili” yanıtı ve servetinin kaynağı ile ilgili “Biz babadan zengin değiliz,doğru işi doğru şekilde yaparsanız para kazanılıyor” şeklindeki beyanatı bazı gerçekleri “Perdeleme” adına verilen yanıtlar gibi durmakta.

O nedenle Mansimov2un bu “Çelişkili” açıklamaları daha çook su kaldırır ve bence Mansimov bu “Çelişkili” açıklamalar ile işin “Doğrusunu” bilenlere bir mesaj vermekte ve “Beni konuşturup işin doğrusunu anlattırmayın” mesajını vermektedir.

Tabii bu benim yorumum ama bunca önemli çelişkiye baktıktan sonra siz ne diyorsunuz?

________________________________________________________________________________________________

BAĞIMSIZ GAZETECİLİĞE DESTEK OLMAK İÇİN;

“Sizler için kimseye diyet borcu olmadan, hiç bir kurum, kuruluş yahut kişiden “Fonlanmadan”, “tam bağımsız” ve özgür şekilde bugüne kadar yaptığımız gazeteciliği daha güçlü biçimde sürdürebilmemiz için siz de destek olmak isterseniz; aşağıdaki linkten PDF formatında yayınlanan, Türkiye’nin tamamen dijital olarak yayın yapan tek özel ve dosya haber dergisi KRİPTEKS E-DERGİYE yıllık abone olabilir, DİJİTAL KİTAPLARIMIZDAN (e-kitap) satın alabilir, yahut Youtube kanalımıza abone olup KATIL butonundan kendi  belirlediğiniz miktardaki desteklerinizle bağımsız gazetecilik mücadelemize destek olabilirsiniz...”

DİJİTAL BOOK STORE SANAL KİTABEVİ:

https://www.shopier.com/ShowProductNew/storefront.php?shop=dijitalbookstore&sid=d2FqS25GbkNlRDh0dW5ucjBfLTFfIF8g

YOUTUBE KANALI LİNKİ:

https://www.youtube.com/channel/UCPGcaaw3vhHiBv9XL0hVG0w

KRİPTEKS E-DERGİ YILLIK ABONELİK LİNKİ:

https://shopier.com/1354512

HABER ALTERNATİF’İN ANDROİD CİHAZLAR İÇİN ÜCRETSİZ MOBİL UYGULAMASINI İNDİRMEK İÇİN:

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.haberalternatif.dro

 

 

 

 

Yorum yapmak için tıklayın

Bir Cevap Yazın

ÖZEL HABER

KULİSLERDE BOMBA İDDİA: “İMAMOĞLU MEMLEKET PARTİSİ’NİN CUMHURBAŞKANI ADAYI OLACAK”

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL KULİS HABER

Celal Eren ÇELİK

Siyasetin gündemi “Erken seçim” tartışmaları üzerinden her geçen gün daha da ısınırken bu sabah VERYANSIN TV “Özel Haberi” ile birlikte kulislere yansıyan Ekrem İmamoğlu-Muharrem İnce görüşmesi gerçekleştiği haberi başta CHP ve MEMLEKET PARTİSİ olmak üzere siyaset kulislerinin en çok konuşulan haberlerinden birisi oldu.

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun sıklıkla “Büyükşehir belediye başkanlarımızın aday olmaması lazım, çoğunluğun AKP’de olduğu Ankara ve İstanbul’un yeniden AKP’ye geçmesini tabanımıza anlatamayız” şeklindeki açıklamalarından sonra Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce’nin “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi. Bunu da ben mi öğreteceğim?” şeklindeki çıkışı “İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığına destek” olarak yorumlanmıştı.

VERYANSIN TV ise İnce’nin bu çıkışı öncesinde İnce ve İmamoğlu’nun önce telefonda 1,5 saatten fazla görüştüğünü daha ise başbaşa bir görüşme gerçekleştirdiği şeklindeki kulis haberini kamuoyu ile paylaşmıştı.

Kulisler bu haberi konuşmaya devam ederken HABER ALTERNATİF bu konuda güvenilir ve “Üst düzey” kaynaklardan İmamoğlu-İnce arasındaki görüşmenin öncesinden, içeriğine, İstanbul’un en lüks otellerinden birisinde gerçekleşen toplantıdan bu toplantıda konuşulanlara kadar tüm detaylara ulaştı.

HABER ALTERNATİF’in görüştüğü kaynaklar İmamoğlu ile İnce’nin görüşmesinin yeni bir durum olmadığını ve sürecin 2021 yılının Kasım ayında başladığını ve CHP’li Büyükçekmece Belediye Başkanı olan ve siyasi çevrelerde “İmamoğlu’nun arkasındaki beyin” olarak tanımlanan Hasan Akgün üzerinden sağlanan temaslar ile gerçekleştiğini ifade ettiler.

Memleket Partisi Saymanı Serkan Ufuk Akgün’ün CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Hasan Akgün’ün yeğeni olduğuna dikkat çeken kaynaklar İnce-İmamoğlu arasındaki temaslarda birisi CHP’de belediye başkanı olan,diğeri Memleket Partisi’nde Saymanlık görevini yürüten “Amca-yeğenin” önemli rolü olduğunu ifade ettiler.

Şu anda Memleket Partisi PM Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı olan Eski CHP Adalar Belediye Başkanı Atilla Aytaç ve yine Memleket Partisi PM Üyeleri Ümran Köksüz, Yunus Can, Mahmut Zeki Çakır ile Memleket Partisi İstanbul İl Başkanı Ertuğrul Gülsever ise gerçekleşen görüşmenin diğer önemli aktörleri olduğu belirtiliyor.

PEKİ SÜREÇ NASIL İŞLEDİ?

İmamoğlu ile İnce ilk kez 2021 yılında Kasım ayında İBB’ye ait Bakırköy’deki bir tesiste bir araya gelerek 1,5 saat kadar konuştu ve fikir alış verişinde bulundu.

Bu görüşmeden yaklaşık 1,5 ay sonra yılbaşının hemen ardından ise İmamoğlu ile İnce bu kez telefonda uzun bir görüşme gerçekleştirdi.

Ancak İnce’nin “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi çıkışını” yapmasından önce kesin kararını vermesine sebep olan toplantı İstanbul’da lüks bir otelde gerçekleştirilen akşam yemeği organizasyonu sonrasında oldu.

Edinilen bilgiye göre Ekrem İmamoğlu ile Muharrem İnce arasındaki görüşmenin Memleket Partisi ayağındaki fikri temelleri bundan bir hafta kadar önce İstanbul Conrad Otel’de PM Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı Atilla Aytaç, Genel Sekreter Hakkı Akalın,Genel Sekreter Yardımcısı Kayhan Üreğir,MYK Üyeleri MYK üyeleri Mahir Bakan,Osman Serkan İleri,Mehmet Levent Kazancıoğlu,Sayman Serkan Ufuk Akgün ile birlikte Muharrem İnce’nin de katıldığı 11 Ocak 2022 Salı günü saat 20.00’de akşam yemeğinde buluştular. Toplantıya İstanbul İl Başkanı Ertuğrul Gülsever de davetli olmasına rağmen COVID-19 olduğu için katılamadı. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu ekibe başka MYK üyeleri de katıldı ve 12 kişilik bir grup oluştu.

Toplantıda MYK üyeleri partinin mali durumunun kötü olduğunu ve anketlerde sonuçların parti açısından olumsuz seyrettiğini belirterek Muharrem İnce’nin bu şartlarda Cumhurbaşkanı adayı olmasının dahi zor olduğunu buna karşılık Ekrem İmamoğlu’nun CHP ve İYİ PARTİ’den red yediğini 2024’te İBB’de yeniden aday gösterilmeyeceğini ve bu yüzden 2023’te her ne şartta olursa olsun gerekirse 100 bin imza toplayarak bağımsız Cumhurbaşkanı adayı olacağını, bu çerçevede İmamoğlu’nun Memleket Partisi Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi durumunda hem İmamoğlu’nun bu işe sıcak bakacağı, hem de bu sayede bu rüzgar ile Memleket Partisi’nin barajı geçip grup kurarak Meclis’te temsil edilecek sayıya ulaşacağı,Muharrem İnce’nin de yeniden Meclis’e girmesi ile yeni dönemde Memleket Partisi’nin daha güçlü bir pozisyon alabileceğini savundular.

Conrad Otel’de gerçekleşen bu görüşmenin 3 gün sonrasında 14 Ocak gününde Muharrem İnce Kayseri’de “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi” çıkışını yaptı. İnce aynı çıkışını dün de Erzurum’da tekrar etti.

İmamoğlu-İnce görüşmesine şu saatlere kadar her iki cepheden de bir “Yalanlama” gelmezken tarafların haberin kamuoyundaki etkisine bakarak yalanlama yapıp yapmamayı değerlendirecekleri ve gerçekleşen görüşmenin kamuoyunda olumsuz karşılandığı noktasında bir görüş hakim olursa görüşmenin yalanlanacağı da ifade edilen bir diğer kulis iddiası.

 

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

DEMOKRASİNİN SONUNA GELEN TÜRKİYE’DE YENİ SİSTEM: “OKLOKRASİ” VE BÜYÜK TEHLİKE

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren ÇELİK

Malum memleketimizin en önemli özelliklerinden bir tanesi de hiç bitmeyen yoğunluktaki gündem değişimleri. Hatta öyle ki memlekette aynı gün içerisinde 2-3 farklı gündem maddesini bile tartıştığımız oluyor ve bu artık bizler için “Sıradan” bir olay halini almış durumda.

Hal böyle olunca bu sıcak ve sürekli değişen gündem içerisinde yapılan tartışmalar çoğu zaman gündelik, yüzeysel ve tabiri caizse “Fast food” türü “Çabuk tüketilen ve bunun tabii sonucu olarak hayatımıza hiçbir iz bırakmadan gelip geçen, bazısı 1-2 gün, kimisi ise 1-2 saatten sonra unutulup giden “Günlük polemikler” olmaktan öteye geçemiyor.

Hele hele yapılan tartışmalar hemen hiçbir zaman kavramlar üzerinden, tarihsel perspektiften derinlemesine sonuçlar çıkartılarak yapılmadığı için ve ülkemiz maalesef “İçi boşaltılmış kavramlar” cenneti haline geldiği için akademik tartışmaların bile pek çok kez belirli standartların çok altında kaldığına şahit oluyoruz.

Bu girizgahı daha da uzatmak mümkün lakin sizleri ana konunun uzağında daha fazla tutmak yerine AKP iktidarının giderek otoriterleştiği günümüzde en can alıcı soru olması gereken “Türkiye Demokrasi ile yönetilmenin artık sonuna mı geldi?” başlığının kavramsal ve tarihsel bir perspektiften ele alacağımız yazımızın detaylarına geçmek çok daha iyi olacak. Zira bu soru gerek bugünkü durum hakkında sağlıklı bir tespit yapılabilmesi gerekse AKP sonrası dönem için bizi bekleyen olası ve büyük bir “Potansiyel” tehlikenin şimdiden farkına varabilmemiz açısından son derece hayati bir önem taşımakta.

Zaten yazının devamını okuduğunuzda neden böylesi “Sıkıcı” görünen bir girizgah ile yazıya başladığımızı da çok daha net anlayacaksınız..

O halde “Sizler hazırsanız biz de hazırız” diyelim ve peşrevi daha fazla uzatmadan yazımızın detaylarına geçelim…

***

Şimdi sizlerle takvim yapraklarını 2 bin sene kadar geriye saracağız…

M.Ö 140’ların başına gelindiğinde dönemin “Süper Gücü” olan Roma karşısında hiç beklemediği bir rakip bulmuştur. Eski Fenike Kolonisi olan Karataca Devleti Roma’nın başına adeta “Bela” olurken tarihin en önemli savaşları olan PÖN SAVAŞLARI ile birlikte Akdeniz egemenliği için kıran kırana bir mücadele yaşanacaktır.

İşte bu mücadele devam ederken dönemin aydın ve düşünürleri yaşanan olaylar hakkında çeşitli görüşler önem sürerken çağdaşlarından farklı bir bakış açısı ile olaylara yaklaşan bir isim vardır ve o isim ünlü tarihçi Polybios’tur.

Ünlü tarihçi Polybios Roma ile Kartaca arasındaki mücadelenin büyük bedeller ödenerek Roma lehine sonuçlanmasını sadece askeri strateji ve ordu komutasındaki yönetim becerisi açısından ele almamış, Roma’ya kesin zaferi getiren koşulları siyaseten ve “Yönetim modeli” olarak da incelemiştir.

Polybios’un başyapıtı olarak adlandırılan ve her birisinde farklı tarihsel dönem ile olayları inceleyen 40 farklı cildin bir araya gelmesi ile oluşan TARİHLER kitabı bu bakış açısı ile kaleme alınırken ünlü tarihçi Antik Roma’daki “Demokrasi” tanımına da farklı bir bakış açısı getirerek o zamana kadar görülmemiş yeni bir “Demokrasi döngüsü” tanımlaması yapmıştır.

Polybios’a göre devlet yönetimlerinde geçerli olan monarşi sistemi bir süre sonra “Güç zehirlenmesi” yaşayarak soyluların öncülüğü ve denetiminde “Tiranlığa” doğru evrilir. Ancak soylular da bir süre sonra kendi aralarında bir nüfuz mücadelesi yaşarlar ve bu kez soyluların içerisinde bir tasfiye yaşanır ve ayakta kalan soyluların yönetimi ile birlikte elitist bir “Oligarşik” yapı ortaya çıkar.

Ancak bu oligarşik yapı bir süre sonra halkın çoğunluğuna baskı uygulamaya başlayınca, halkın çoğunluğu ayaklanarak oligarşiyi yıkar ve “Demokrasiyi” kurar.

İşte Polybios kaleme aldığı “Demokrasi döngüsü” içerisinde en çarpıcı tespitleri bu aşamadan sonra yapmaktadır. Polybios’a göre demokrasinin kuruluşundan sonra toplumdaki nüfus artışı ile toplumun “Eğitimli ve nitelikli” nüfusu arasında ters orantılı bir eğri ortaya çıkar. Yani nüfus artar ancak nüfusun çoğunluğunu eğitimsiz/cahil ve niteliksiz kitleler oluştururken nüfusun  eğitimli-nitelikli kısmını oluşturan yüzdesi azınlıkta kalır.

İşte cahil-eğitimsiz ve niteliksiz “Halk yığınlarının” nitelikli-eğitimli halkı “Çoğunluğuna dayanarak” ve demokrasideki “Seçme-seçilme” ana prensibini hayata geçirerek tasfiye etmesi yahut yönetimi altına alması ile birlikte Polybios’un “OKLOKRASİ” adını verdiği ve “Demokrasinin son evresi” olarak tanımladığı aşamaya doğru ilk adım da atılmış olur.

“Demokrasinin son evresi” olarak tanımlanan “OKLOKRASİ” demokrasinin yozlaştığı,yolsuzlukların arttığı, devlet yönetiminde liyakatin en alt seviyeye indiği aşamadır aynı zamanda.

OKLOKRASİ aşamasına gelmiş bir toplumda Polybios’a göre en belirgin ve önemli karakteristik özellik toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan eğitimsiz-cahil ve niteliksel halk yığınlarının olaylar ve konular hakkında bilgileri olmamasına rağmen kesinlikle fikirleri olmasıdır.Bu tip toplumlarda bilgisi olmayan ancak her konuda fikri olan geniş halk kitleleri giderek parçalı bir yapı haline gelirken bir “Siyasal organizasyon” yahut güçlü bir “Siyasal figür” ortaya çıkarak bu kitleleri “Ortak bir takım değerleri” üzerinden tutkulu biçimde aynı siyasal hedef,ideal üzerine birleştirebildiği takdirde kısa süre içerisinde devletin yönetimini ele geçirir. Devlet yönetimini “OKLOKRASİ” için hazır hale gelmiş geniş halk kitlelerini arkasına alarak ele geçiren yöneticiler ise kısa süre içerisinde “TİRAN” haline gelirler.

Yani Polybios’un “TİRANLIK” ile başlayan “Demokrasi döngüsü” döngü tamamlanıp, OKLOKRASİ tüm sosyal ve siyasal katmanları,siyasal aktörleri ve üst yapı kurumları ile hayata geçtiğinde yeniden “TİRANLIĞA” evrilerek tamamlanmış olur.

***

Peki Polybios’un 2 bin sene önce yaptığı bu “DEMOKRASİ DÖNGÜSÜ” tanımlamasının son noktasında toplumun bir tiranın avcuna düşmesinin sonrasındaki aşama için önerisi ne olmuştur dersiniz?

İşte bu sorunun cevabı çok daha ilginçtir zira Polybios bu sorunun çözümü için Roma’da siyasi bir kurum olan ve olağanüstü yetkiler ile donatılmış bir “DİKTATÖR” tarafından -Roma’da bu siyasi makama magistratus extraordinarius ismi verilmekteydi- sistemin yeniden düzeltilmesi ve sonrasında yeniden demokrasiye geçişin sağlanmasını önermişti…

Şimdi 2 bin sene öncesinden hızla günümüz Türkiye’sine gelelim isterseniz…

AKP iktidarı 2 bin sene önce Polybios’un tanımını yaptığı OKLOKRASİ sistemini tam olarak uygularken biz ülkenin kurtuluşu için bir “DİKTATÖR” mü arayacağız?

Pek çoğunuzun bu soruya “Arkadaş öyle saçma şey olur mu?” dediğinizi duyar gibiyim ancak toplumların buhranlı,kriz dönemi yaşadıkları, özellikle de yoğun baskı altında kaldıkları dönemlerden sonra bir sistemsel çıkış felsefesi üretmek yerine bir “KURTARICI” beklemek gibi bir “ZAAFLARI” olduğunu bize tarih sayısız örnekleri ile göstermekte…

İtalya’da faşizmi ve Faşizmin babası Mussolini’yi iktidara getiren de, Almanya’da Hitler ve Nasyonal Sosyalizmi iktidara taşıyan da işte bu “Kurtarıcı bekleme” ruh halidir.

Keza AKP de 2001 yılında büyük bir ekonomik kriz ile dibe vuran ülkede siyasetin merkezindeki tüm partilere isyan eden Türk halkının beklediği “Kurtarıcı” olarak lanse edilmiş ve “Kurtarıcı” olarak ülkede iktidar olmuştur.

Şimdi Türkiye 21 sene sonra yeniden ve çok daha ağır bir ekonomik ve siyasal kriz ve buhran dönemi yaşarken toplumda bir kez daha bu sıkıntılı “Kurtarıcı” beklentisi zirveye çıkmıştır.

Peki bu “Kurtarıcı” beklentisi zirveye çıkmışken bizi bekleyen tehlike nedir?

Türkiye’nin en önemli “Filozoflarından” birisi olan ve genç yaşta hayatını kaybeden ünlü sosyolog Ulus Baker’in “Muhafazakarlık” kavramı bugünkü siyasal tablonun iyi okunabilmesi açısından son derece önem taşımaktadır.

Ulus Baker muhafazakarlık kavramının tanımını bakın nasıl çok çarpıcı bir biçimde dile getiriyor:

“…muhafazakâr, özellikle “modern” çağın insanıdır, eski, “geleneksel” denen toplumlarda “muhafazakâr” yoktur. Bunun nedeni ise çok kolay anlatılabilir: gelenek, eğer gerçekten gelenekse, zaten kendini koruyacak güce sahiptir ve insanların onu korumak, muhafaza etmek için beyinlerini zorlamaya çok ender durumlarda ihtiyaçları olur. Muhafazakârlık ancak gelenek ortadan kalkarak tarihsel bir hayal perdesinin ardında kaldığı andan itibaren mümkün bir duygusal yaşantıdır. Fenomenolojik “geçmişe özlem” değerinin altında gelecek üzerinde kurulacak bir hâkimiyet güdüsü yatar. Muhafazakâr, geçmişe yönelik değildir, geleceğe yöneliktir: çocuklarım, toplumum, gelecekte de benim yaşadığım gibi, benim arzuladığım gibi yaşasınlar…

Muhafazakâr fikriyat, toplumsal yaşantı içinde sosyal ve politik bir tavır haline gelince, bu “dram” traji-komik bir hâle bürünür. Geçmişin “değerlerini” korumak, “ataların mirasını” savunmak çok kolay ırkçılığa ve faşizme yol açan tutkulara dönüşebildiyse, bunun nedeni, bir muhafazakârın kafasındaki “geleneğin” büyük bir kısmının devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplerden oluşmasıdır. “Yerlilik” fikri de bu terkiplerden pek bağışık değildir.”

KAYNAK: ULUS BAKER-BİRİKİM DERGİSİ-SAYI:70-YERLİLİK:BİR AŞINDIRMA DENEMESİ

Keza yine Ulus Baker “Kederli ruhların desteklenmek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır.” derken ve “Din savaşlarından yırtabilirsek belki de iktidarlarını yeniden kurulacak bir despotun egemenliği altına düşeceğiz” diye eklerken toplumların “Kriz ve buhran” psikolojisi ile “Kurtarıcı sandığı yeni tiranlara” nasıl da kolayca kucak açabileceklerini ifade ediyordu.

Bugün AKP iktidarının sonlandırılması ve beklenen “Kurtarıcının” gelmesi için ülkedeki ana muhalefet partisi CHP’nin kendisini adeta inkar edercesine sağcılaşarak giderek “Çakma bir muhafazakar” parti haline gelmesi, CHP’nin “Dostları” olan GELECEK ve DEVA PARTİLERİ’nin ise zaten kendilerini “Muhafazakar” olarak tanımlaması, SAADET PARTİSİ’nin Siyasal İslam’ın bu ülkedeki bayraktarı olması, İYİ PARTİ’nin ise muhafazakarlık kodlarını milliyetçilik ile bezeyerek üzerinde taşıyor oluşu ve politik/felsefi/ideolojik bir alternatif hat ortaya koymaktan uzak “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” mantığı ile ortaya çıkması ve bu “Sekter” anlayışı topluma dayatması karşımıza ciddi bir “Tehlike” olarak durmaktadır.

Zira kendi içerisinde “Yerine geçmeye hazırlandığı AKP’nin” ideolojik kodlarını taşıyan böylesi bir yapı Ulus Baker’in ifadesinde kendisini bulan “Desteklenmeye ve propagandalarının yapılmasına” daha yalın bir ifade ile “Yıllardır kaybeden olmaktan çıkıp artık kazanan olmaya” susamış, “Kederli” ruhlar ile buluştuğunda yaşanacak olan gerçekten bir kurtuluş mudur yoksa Polybios’un tamamlanmış DEMOKRASİ DÖNGÜSÜ sonrasında yeniden başa dönüldüğünde karşımıza çıkan yeni bir TİRANLIK’ın ilk adımı ve temeli mi olacaktır?

İşte soru da son derece önemli sorun da tam olarak budur…

Ve toplumumuzun bu kez yanlış karar verme lüksü yoktur bu nedenle “Pragmatist siyasal kazanımlar” adına ilkesizce,kendi değerlerinden taviz vererek hatta kendini inkar ederek yapılan ittifaklar geçici seçim zaferleri sağlasa da orta/uzun vadede yeniş bir toplumsal yıkım yaşatabilir.

Ve işte tam da bu sebeple muhalefetin özelikle de ana muhalefetin asli sorumluluğu ise AKP’den ülkeyi kurtarırken ülkeyi bu uçuruma itmemek, seçmenlerin temel talebi ise en az “İktidar” kadar bu iktidara giderken izlenecek yoldaki “İlkeli siyaset” olmak zorundadır…

 

 

 

 

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

ZİRAAT KATILIM’DAN “İCAZETLİ İSLAMİ KIYAK”

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL HABER

Celal Eren ÇELİK

Ziraat Katılım  Bankası’nın “Kur korumalı mevduat” için “Dini icazet belgesi” alırken, bu “Dini icazetin” alındığı firmanın da Ziraat Katılım Bankası’nın “DANIŞMA KOMİTESİ Başkanı” olan Mehmet Odabaşı’nın kurucusu ve eski ortağı olduğu bir “Yandaş” firma olduğu ortaya çıktı.

Dini icazet belgesi aldığı ortaya çıkan Ziraat Katılım Bankası A.Ş bu hizmetleri İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nden alıyor.

İşte Ziraat Katılım Bankası’nı  İSFA’dan “Danışmanlık” hizmeti aldığını belgeleyen icazet belgesi..

Buna göre Ziraat Katılım Bankası’na “DANIŞMA KOMİTESİ BAŞKANI” olarak atanmış olan Mehmet Odabaşı’nın kurucusu ve eski ortağı olduğu İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ 11.03.2014 tarihinde İstanbul Ticaret Odası’na kaydolarak ticari faaliyetlerine başladı.

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nin kurucu ortakları ise şu isimlerden oluştu:

Mehmet Odabaşı,Hasan Ayaz,Akın Karatoy,Yaşar Yalçın,Souhayb Khaldı ve Furkan Eşref Yalçın.

Ancak daha sonra gerçekleşen “Pay devirleri” ile birlikte şirkette 3 ortak kaldı. Bu isimler ise Mustafa Said Yalçın,Feyza Yalçın ve Yaşar Yalçın.

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nin kurucusu olan Mehmet Odabaşı Ziraat Yatırım Bankası’na DANIŞMA KOMİTESİ BAŞKANI olurken bankanın “Danışmanlık” hizmetlerini ise Mehmet Odabaşı’nın kurucusu olan bu şirket aldı.

Şirketin bir diğer kurucusu olan Hasan Ayaz ise aynı zamanda Ziraat Katılım Bankası’nın Hukuk Müşavirliği görevini üstlendi.

Öte yandan İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nin diğer kurucularından ve hali hazırdaki ortaklarından olan Av.Yaşar Yalçın Kuveyt Türk Katılım Bankası’nın avukatlığını yaparken Ziraat Katılım Bankası ve Ziraat Katılım Varlık Kiralama A.Ş şirketlerinin hukuki desteğini sağlayan isim oldu. Av.Yaşar Yalçın aynı zamanda ASYA KATILIM,FİNANS KATILIM ve ALBARAKA KATILIM Bankalarının da avukatı.

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK şirketinin bir diğer kurucusu olan Akın Karatoy da Ziraat Katılım Bankası’nın kuruluşundaki hukuki süreci yürüten isimlerden birisi.

İşte şirketin pay devirlerinden sonra güncel ortaklarının olduğu Ticaret Sicil Gazetesi:

 

 

“İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIKIN” REFERANSLARI KAMU BANKALARI

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK şirketinin en önemli “Referansları” yani iş yaptığı firmalar ise kamu kurumları ve kamu bankaları. Bu “Referanslar” arasında Türkiye Kalkınma Bankası,Türkiye Sınai Kalkınma Bankası,HALK YATIRIMHALK YATIRIM KİRALAMA, ZİRAAT YATIRIM, ZİRAAT EMEKLİLİK,ZİRAAT SİGORTA,ZİRAAT PORTFÖY, KIZILAY gibi kamu kurumları ve bankaları yer almakta.

DANIŞMA KURULU EVLERE ŞANLİK

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK isimli yandaş şirketin kendi “Danışmanlar Kurulu” da tam manası ile evlere şenlik.

Örneğin 2006 yılında Tuzla Belediyesi tarafından yeni evlenen çiftlere dağıtılan ve içerisinde İslam toplumunda medeni kanunla çelişen durumlarda şeriat hükümlerin uygulanmasını isteyen, kızların dokuz yaşında evlenebilmesinden erkeklerin dört eş alabilmesine, akraba evliliklerinin İslam’a uygunluğundan doğum kontrolünün İslam dışılığına dair birçok madde bulunduran, “Eşlerinizi iz bırakmadan dövebilirsiniz” ifadelerini barındıran ve o dönemde büyük bir skandala neden olan 635 sayfalık “Delilleriyle Aile İlmihali” isimli şeriat propagandası yapılan kitabın yazarı olan Prof.Dr. Hamdi Döndüren İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK’ın “Danışma Kurulu”nda yer almakta…

Şirketin bir diğer “Danışma Kurulu Üyesi” halen Ziraat Katılım Bankası A.Ş’nin de Danışma Komitesi Başkanlığı görevini yürüten Mehmet Odabaşı. Odabaşı aynı zamanda Kuveyt Türk’ün de Danışma Komitesi üyesi. Odabaşı İsmailağa Cemaati’nin büyük saygı duyduğu ve Cübbeli Ahmet’in de bir dönem hocalığını yapmış olan Nureddin Can Hoca’nın  öğrencisi olması ile biliniyor…

“Danışma Kurulu” üyesi bir diğer isim Ziraat Katılım Bankası dahil pek çok “İslami Katılım Bankası”nın avukatlığını yapan Yaşar Yalçın…

Bir diğer isim ise Kuveyt Türk kökenli bankacı Orhan Taştekil…

 

 

 

Okumaya Devam Et







Popüler

%d blogcu bunu beğendi: