KATAR KATAR "KUŞATMA" - Haber Alternatif
Sosyal Medya Hesaplarımız

ÖZEL HABER

KATAR KATAR “KUŞATMA”

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren ÇELİK

Evet sevgili okurlar,malumunuz ülkemizde özellikle son yıllarda “Yabancı yatırım” dendiği zaman ilk aklımıza gelen ülke Katar olmakta…

Pek çok önemli şirketimiz, stratejik kurumlarımız (Ethem Sancak’a verilen Tank Palet Fabrikası’nda ortak olan Katar Ordusu gibi) Katar sermayesine satılmakta…

Ve bu satınalmaların pek çoğu Qatar Investment Authority (KATAR YATIRIM OTORİTESİ) yani Katar Devleti’nin “resmi” varlık fonu tarafından gerçekleştirilmekte…

Son olarak atılan imzalar ile Borsa İstanbul’dan İstinye AVM’ye,İstinye AVM’den Haliç’teki mega projeye ve Antalya Limanı’na kadar her leyi Katar ya aldı ya ortak oldu…

Ve bu satın alma işlerinde tabii ki sahnede yine KATAR YATIRIM OTORİTESİ bulunmaktaydı…

Peki özellikle 2015 sonrasında daha da hız kazanan bu Katar sermayesi girişinde gelen para gerçekten bize Katar tarafından mı verilmekte?

Yoksa arka planda küresel bir siyasal mücadelenin satranç hamlelerinden birisi ile yaşanan bir “nüfuz çatışması” içerisinde adım adım kuşatılıyor muyuz?

Yazımızın en başında bundan sonraki bölümünün çok daha sağlıklı anlaşılabilmesi ve anlam kazanabilmesi için bizi yakından takip eden dostlarımızın çok iyi bildiği gibi pek çok kez farklı yazılarımızda yıllardır dile getirdiğimiz bir temel tespiti bir kez daha yinelemek durumundayız.

2.Dünya Savaşı’nın sonlarında toplanan Yalta Konferansı sonrasında yeni bir Dünya Düzeni kurulurken, o güne dek Dünya’nın “Süper Gücü” konumunda bulunan İngiltere savaş sonrasında yaşadığı büyük yıkım ve yıpranmışlık sonrasında bu konumunu ABD’ye bıraktı.

Lakin 2000’li yılların başından itibaren İngiltere Dünya’da “Süper güç” olma konumunu yeniden elde etmek için ABD ile bir “nüfuz mücadelesi” içerisine” girişti.

Yalta Konferansı esnada belirlenen “YENİ DÜNYA DÜZENİ” içerisinde yapılan “Nüfuz Bölgeleri” paylaşımında başta Suudi Arabistan olmak üzere, Kuveyt,Katar gibi körfez ülkeleri İngiliz nüfuz alanı içerisinde kalırken Türkiye ABD “nüfuz alanı” içerisinde kalmıştı.

İşte 2015 yılı bu açıdan bir kırılma noktasıydı.  Zira 2015 yılında, ABD ile İngiltere arasında “derinden” sürmekte olan nüfuz mücadelesi ABD’nin “klasik İngiliz nüfuz alanı” içerisinde olan Suudi Arabistan’da bir “saray darbesi” ile ABD yanlısı Prens Salman’ın önünü açması ve İngiliz nüfuz alanına ilk kez “açıktan” girmesi ile su yüzüne çıktı.

İşte o tarihten sonra İngiltere ABD’nin bu hamlesine “klasik ABD NÜFUZ ALANI” içerisinde olan Türkiye üzerinden gerçekleştirdiği “etki alanın genişletme” müdahaleleri ile cevap vermeye başladı. Ve yine 2015 yılı Türkiye için de ciddi manada önem taşıyan bir yıldı…

Zira Türkiye’nin ard arda 2 seçim yaşadığı 2015 yılı Türkiye için “ekonomik verilerin” birden başa aşağı gitmeye başladığı, bugün içerisine giderek daha çok çekildiğimiz ekonomik krizin de ekonomide belirgin biçimde hissedilmeye başladığı yıl olarak kayıtlara geçti.

Ve Türkiye bu ekonomik daralma içerisinde giderek bunalmaya başlamışken, Katar’dan adeta “oluk oluk” para akmaya başladı… Ülkeye giren yabancı sermayenin ciddi bir bölümünü Katar sermayesi oluşturmaya başladı.

 

Ve Türkiye’de 2015 yılı sonrası gerçekleşen pek çok önemli satın almada karşımıza bir kurumun adı çıktı: Qatar Investment Authority…

Tabii bu hal böyle olunca Qatar Investment Authority nedir, neyin nesidir ve önemi nereden kaynaklanmaktadır sorularına ve çarpıcı ilişkiler ağına yakından bakacağız lakin Katar’ın 1971 yılına kadar İngiltere’nin bir sömürgesi olduğu ve “klasik İngiliz nüfuz alanı” içerisinde olduğunu bir not olarak buraya ekleyelim.

Zaten yazımızın bundan sonraki bölümlerinde yazacaklarımız durumu çok daha net olarak ortaya koyacak…

Tarih yapraklarını 1995 yılına sarıyoruz sizlerle… Ortadoğu’da bir yeni “Şeyh” tahta geçmektedir…. Katar tahtına geçen o yeni isim Hamed bin Halife es-Sani olacaktır…

Hamed bin Halife es-Sani Ortadoğu’da “Klasik İngiliz nüfuz alanına giren” ülkelerdeki pek çok hanedan mensubu gibi mükemmel biçimde bir “İngiliz ekolü temsilcisi” olarak “yetiştirilmiştir”…

Yeni Şeyh Hamed bin Halife es-Sani eğitimini Royal Military Academy Sandhurst’ta yani İngiliz Kraliyet Akademisi’nde tamamlamıştı..

Şeyh Halife es-Sani’nin mezun olduğu Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi öyle sıradan bir okul değil. En önemli özelliği Exeter ile birlikte Dünya ülkelerine ve özellikle Ortadoğu’ya ”lider” yetiştiren okul olması.

Mesela efendim bu Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi’nden Ürdün Kralı, Umman Sultanı, Bahreyn Kralı, Kuveyt Emiri, Dubai Emiri ile Abu Dabi Emiri de mezun…

Örneğin Şimdiye kadar üç Ürdün kralı Sandhurst’tan mezun olmuştur. Bunlar Tallal bin Abdullah, Hüseyin bin Tallal ile şimdiki kral Abdullah bin Hüseyin bu okuldan mezundur… Yani tam 3 kuşak…

Peki İngiliz Kraliyet Hanedanı’dan Prens William ve Prens Harry nereden mezun dersiniz? Evet efendim onlar da Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi mezunu…

Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi mezuniyet törenlerine İngiliz Kraliçesi Elizabeth’in bizzat katılarak mezun olanlara özel birer “nişan” verdiği ender okullardan bir tanesidir. Bunu da mutlaka ekleyelim..

Peki neden durduk tam ismi ile Hamad bin Khalifa Al Thani’nin eğitim hayatı ve “İngiliz ekolüne” bu denli sıkı bağlar ile yetiştirilmiş oluşu üzerinde ve asıl konumuz olan Qatar Investment Authority ile ne alakası var derseniz anlatalım efendim…

Türkiye’deki Katar sermayesinin ana odağı olan Qatar Investment Authority yani Katar devletinin resmi “Varlık Fonunun” kurucusu işte bu Şeyh Hamad bin Khalifa Al Thani…

Şimdi ise sizler ile 2013 yılına gidiyoruz… Katar Emiri Şeyh Hamad Bin Halife Al Tani 23 Haziran 2013 günü gerçekleştirdiği televizyon konuşmasında tahttan çekildiğini açıklıyordu…

Bu arada şeyhin büyük oğlu Şeyh Casim 10 yıl önce yani 2003 yılında tahttaki haklarından kardeşi Şeyh Tamim lehine feragat etmişti…

Böylece Ortadoğu’da eşine ender rastlanan kansız bir devir teslim sonrası Katar’da tahta 33 yaşındaki Şeyh Tamim Bin Hamad Al Tani çıkıyordu… Ya da şöyle diyelim : Şeyh Tamim uzun süredir “hazırlandığı” ve “önünün açıldığı” tahta “çıkartılıyordu”…

33 yaşında Katar tahtına çıkan daha doğrusu “ÇIKARTILAN” Şeyh Tamim yüksek öğrenimini 2 ayrı okulda tamamlamıştı: İlki tıpkı babası gibi Sandhurst Kraliyet Askeri Akademisi ve buradan sonra da Middlesex Harrow School’…

Sanhurst Kraliyet Akademisi’ni az önce anlatmıştık “tüm özellikleri ile”…Middlesex Harrow School’a gelecek olursak…

Bu okul bizzat İngiltere Kraliçesi I.Elizabeth’in özel izni ve direktifi ile 1572’de John Lyon tarafından kurulmuş, kurulurken İngiliz dil ve gramerini öğretmenin yanı sıra koyu bir dini eğitim veren okul olarak yola çıkmıştır…

Okulun günümüzdeki en önemli 2 özelliği vardır : İlki mezunlarından oluşan ve yaklaşık 3000 elitin oluşturduğu ve pek çok devletin ekonomiden,siyasete,bürokrasiden sanata çok çeşitli alanlarında en etkin noktalarında bulunan ve kendilerine “HARROWEN” denilen NETWORK ağı…

Ama bu okulun bir “önemli” ve “stratejik” özelliği daha bulunmaktadır… Harrow günümüzde uluslararası bir okullar zinciri halini almıştır. Ancak İngiltere dışındaki Harrow Okulları Batı ülkelerinde değil, Bankog, Pekin (Çin), Şhangay ve Hong Kong’tadır…

Yani Kraliçe I.Elizabeth’in özel talimatı ile kurulan bu okul aslında İngiltere’nin başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ve Asya’ya açılan kapısı konumundadır…

İşte genç Şeyh Tamim’in tahta geçişi ile birlikte KATAR YATIRIM OTORİTESİ olarak da bilinen Qatar Investment Authority adeta atılım üzerine atılım, satın alma üzerine satınalma gerçekleştirmektedir….

Qatar Investment Authority yani KATAR YATIRIM OTORİTESİ resmi olarak misyonunu “Katar’ın milli gelir kaynaklarını petrole bağımlılıktan kurtarmak üzere uluslararası piyasalarda yatırım yapmak” olarak tanımlıyor ama yatırım yapılan şirketler oldukça “enteresan”…

Gelin isterseniz bu Qatar Investment Authority’nin yani KATAR YATIRIM OTORİTESİ’nin en önemli yatırımlarını şöyle bir mercek altına alalım sizlerle…

Mesela finans alanında en önemli ve “Prestijli” yatırımlarından bir tanesi bu Qatar Investment Authority’nin BARCLAYS BANK’ta… Qatar Investment Authority şu an Barclays Bank’ın %12.7’sine sahip…

Peki kimdir bu bankanın sahibi? Edmund de Rothschild’in kızı ile evli olan Damat Marcus Agius!

İngiliz parekendecilik devi Sainsbury’de yatırımı var mesela KATAR YATIRIM OTORİTESİ’nin… İngiliz dev Sainsbury 2018 yılında ABD’li dev Walmart’ın yan şirketi ASDA ile birleşti. Peki burada yatırım danışmanı kim oldu dersiniz? Rothschild Yatırım Danışmanlık!

Bu birleşme İngiltere’de öyle büyük bir etki yaratacak ki, birleşme olduğu anda ortaya diğer tüm firmaları ezip geçecek bir tröst çıkacak… İşte bu nedenle birleşmeye günler kala İngiliz devleti “Rekabet şartlarını yok edeceği” gerekçesi ile son dakikada birleşmeyi iptal ediyor…

Bankacılık alanından gidelim isterseniz yine… KATAR YATIRIM OTORİTESİ HSBC’de hisse aldı…HSBC Rothschild kontrolünde…

KATAR YATIRIM FONU’ndan başka bir banka yatırımı da Çin’den geldi: Agricultural Bank of China Limited .Peki kimin bu banka Rothschild Ailesi’nin 1800’lerin sonundan beri ortağı olan Lee Ailesi’nin…

Evet efendim KATAR YATIRIM FONU için “Finans Stratejik Öneme” sahip… Yine bir banka yatırımından daha devam edelim…İsviçreli “küresel finans devi” Credit Suisse’de de KATAR YATIRIM FONU ortaklığı var.Hatta %5’i geçerek yönetimde söz sahibi olan tek yatırımcı…

Peki özellikle yatırım bankacılığı ve külçe altın konusunda uzmanlaşan Credit Suisse Asset Management’in başındaki isim kim? Bruno Pfister…

Kimdir efendim Bruno Pfister? Kendisi Rothschild Ailesi’nin yatırım bankacılığındaki amiral gemisi Rothschild Bank AG’nin Yönetim Kurulu Başkanı olur! Nasıl güzel mi?

Şimdi biz sizi alıp 2007 yılına götüreceğiz…Bu yıl Türk bankacılık sektörü açısından çok hareketli bir yıldı… Özellikle Yunanistan’ın en büyük 4. bankası Alpha Bank, A BANK’ın %50’sine talip olduğunda bankacılık sektörü hareketlenmişti…

Ancak her şey tamam denirken ani ve beklenmedik bir gelişme yaşandı… BDDK satışı veto etti… Zira Alpha Bank’ın Yönetim Kurulu Üyesi Pavlos Apostolides Yunan gizli servisinin eski başkanıydı ve Alpha Bank’ın Güney Kıbrıs’taki şubesinde PKK’ya ait hesapların bulunuyordu…

“Şimdi ne alaka Alpha Bank,Yunan Gizli Servisi,PKK falan konumuzla” derseniz erken davranmış olursunuz zira efendim bu ALPHA BANK’ın en büyük ortaklarından birisi işte meşhur KATAR YATIRIM FONU!

Şimdilerde Katar’ın Doğu Akdeniz’de doğalgaz aramaları konusunda Güzey Kıbrıs Rum Yönetimi ile gerçekleştirdiği işbirliğini ve Güney Kıbrıs’ın İngiltere için, İngiliz Askeri üssü olan Doğu Akdeniz’deki en stratejik noktası olduğunu da ekleyiverin tabloya…

Malum bu George Soros tüm Dünya’da olduğu gibi ülkemizde de “Sivil Toplum” kamuflajı ile pek çok siyasal dizayn operasyonuna imza atan Rothschild Ailesi’nin “Has” adamı…

Şimdi sakın ola “Arkadaş ne alaka SOROS,ne alaka KATAR YATIRIM FONU” demeyin… Bakın sizi Meksika’ya götüreceğiz şimdi…

Aslında merkezi Lüksemburg’da bulunan ancak faaliyetlerini Meksika’da sürdüren bir şirket var: ADECOAGRO… .

Efendim bu şirket Meksika’da ziraat ile uğraşıyor.Lakin şirketin bu zirai üretimleri “biraz şüpheli” Zira çiftliklerde genetiği oynanmış bazı “özel” ürünler yetiştirildiği iddiası var..Tabii bu “bilimsel” çalışmalar oradan Dünya’ya ihraç ediliyor…

İşte efendim bu ADECOAGRO isimli şirketin en büyük yatırımcısı SOROS… İkinci büyük yatırımcı ise tabii ki KATAR YATIRIM FONU!

Şimdi size bir şirketten bahsedeceğiz..Bu şirkete çok dikkat edin ve dikkatle okuyun yazacaklarımızı zira memleket açısından kamuoyunda da pek bilinmeyen önemli bazı ilişkiler ağını yazacağız şimdi…

Şirketin adı: EUROPEAN GOLDFIELDS LIMITED…Efendim bu güzide şirketimiz madencilik alanında iştigal etmekte…

Tabii konu madencilik hele altın olur da bu8 şirket Türkiye’ye ilgi duymaz mı? Duyar efendim duyar… Bu EUROPEAN GOLDFIELDS LIMITED isimli şirket Türkiye’de ARİANA RESOURCES isimli firma ile birlikte ortak maden aramakta…

Bu EUROPAN GOLDFIELDS LIMITED,ARİANA RESOURCES ile Salınbaş,Ardala ve Derinköy’de altın aramakta… Ruhsatlar tamam,sondajlar yapılmış…

Bu ARİANA RESOURCES dediğiniz zaman iki dakika duracaksınız ama…

ARİANA RESOURCES bir İngiliz şirketi…Şirketin merkezi 2nd Floor, Regis House 45 King William Street Londra adresine kayıtlı.

ARİANA RESOURCES firması Türkiye’ye ilk gelen firmalardan bir tanesi.Şu an Türkiye’deki “YEREL OFİSLERİNDE” ise Ankara merkezli Galata Madencilik San. ve Tic. Ltd. şirketi gözükmekte.

Galata Madencilik firmasının ise Proccea İnşaat ile ortak olarak ZENİT MADENCİLİK A.Ş şirketini kurduğunu görüyoruz.

İşte bu ZENİT MADENCİLİK Mardin Kızıltepe ve Kütahya Tavşanlı’da Altın ve Gümüş arayan firma olarak karşımıza çıkmakta.

Zenit Madenciliğin kurucu ortağı olan PROCCEA İNŞAAT firmasının yan kuruluşu ise Proccea Contruction Co. İşte bu şirketi de ARİANA RESOURCES şirketinin Türkiye’deki bir başka ortağı olarak görmekteyiz.

Peki bu ARİANA REOURCES’in %18’i kime ait? Az önce KATAR YATIRIM OTORİTESİ’nin bankacılık alanındaki en prestijli yatırımlarından biri olan Barcalays Bank’a ait olan Barclays Direct Investing Ltd. isimli şirkete…Hani Rothscild Ailesi’nin damadının olan Barclays Bank…

Peki daha büyük ortak kim? Rothschild Ailesi’nin kontrolünde olan küresel yatırım fonu Black RockŞimdi işte bu ARİANA RESOURCES’in ortağı olan EUROPEAN GOLDFIELDS LIMITED’in en önemli ortağı kim dersiniz? Bingo! Tabii ki Katar Yatırım Otoritesi!

***

Katar  devleti adına küresel çapta yatırım yapan Katar Yatırım Otoritesi’nin ve tabii ki bizatihi Katar’ın İngiltere ile yakın ve girift ilişkilerini gayet net biçimde anlattığımıza inanıyoruz…

Şimdi gelelim Katar Yatırım Otoritesi ile bugün imzalanan anlaşmalar sonrasında başta Borsa İstanbul olmak üzere Katar’a hissesi devredilen kuruluşlara,bu kuruluşların sahibi olup bugün yüzlerinde kazanacakları yüz milyonlarca doların mutluluğu ile Katar’a satış töreninde poz veren iş adamlarının bu bağlamdaki ilişkilerine…

Öncelikle Haliç Alın Boynuz Projesi’ne bakalım zira bu proje artık Katar ortaklı…

Proje 2013 yılında 1.3 milyar dolara ihale edildi ve ihaleyi kazanan isim,bir dönem FETÖ’nün medyadaki amiral  gemisi ZAMAN’ın hissedarı olan, FETÖ adına üniversite açan,15 Temmuz sonrası FETÖ’cü STK olduğu gerekçesi ile kapatılan Gaye Vakfı’nın kurucusu olan, FETÖ’den yargılanan ama “Sihirli bir el” kendisine değince mahkemeden tek bir gün ceza almadığı gibi bir de Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Turizm Tanıtma ve Geliştirme Ajansı Yönetim Kurulu Üyeliği’ne atanan RİXOS  Oteller Zinciri’nin sahibi Fettah Tamince oldu.

Şimdi tabii Fettah Tamince’ye  bu devasa projede Katar’ın ortak olması sürpriz değil… Neden diyecek olursanız da hemen anlatalım efendim…

Tarih yaprakları 11 Eylül 2014’ü gösterdiğinde Katar Şeyhi eyh Hamad Bin Khalifa Al Tahani’nin 140 metrelik ultra lüks yatı “KATARA” Yunanistan’ın Mikonos Adası’ndan Bodrum’a gelir..

Katar Şeyhi tatile 2 oğlu ile çıkmıştır… Şeyhin küçük oğlu olan Şeyh Nawaf Bin Jassim Bin Jabor Al Thani jet ski keyfi yapmaktadır ama aklı Katar’daki işlerdedir…

Zira küçük oğul Şeyh Nawaf Bin Jassim Bin Jabor Al Thani aynı zamanda Katar Devleti’nin 50 yıldır yatırım yaptığı lüks otelcilik sektörünü devlet adına yöneten ,Asya,Avrupa,Afrika,Amerika kıtasında 60’a yakın ultra lüks otele sahip  Katara Hospitality isimli şirketin başındadır…

İşte Katar Devleti’nin Dünya çapındaki lüks otelcilik yatırımlarını elinde tutan Şeyh Nawaf Bin Jassim Bin Jabor Al Thani, 16 Ocak 2019 tarihinde RİXOS Otellerinin sahibi olan Fettah Tamince ile Katara Hospitality’nin bir iştiraki olan ve Katar’ın özel olarak planladığı turizm bölgesi olan Qetaifan Island North adasını yöneten Qetaifan Projects şirketi ile adadaki otellerin, tema parkların, plaj alanlarının ve alışveriş alanlarının yönetimi ve işletilmesi için sözleşme imzaladı.

Yani Fettah Tamince ile Katar Hanedanı arasında ortaklık ilişkisi bundan 1,5 sene önce başladı…

Ama biz bu Fettah Tamince’yi başka nerede görmekteyiz? Panama Belgeleri’nde…

Panama Belgelerine göre Fettah Tamince’nin 4 şirketi ortağı ile vardığı mutabakat ve imzaladığı mutabakat metni uyarınca “Yeniden yapılandırmaya” giriyor. Peki bu şirketler nerede yapılandırılıyor? Bu şirketler SEMBOL LTD,ROGAR ASSET MENEGEMENT SA,ALTHORN INTERNATIONAL SA,HAZARA ASSET MENAGEMENT SA şirketleri…

Peki bu şirketler nerede yapılandırılıyor ? İngiltere’nin “Vergi Cenneti” Virjin Adalarında…

Nasıl güzel mi?

Biz yazmaya devam edelim

***

Tarih yaprakları 27 Kasım 2017’yi gösterdiğinde Londra’da ilk Türk “Katılım Bvankası” açılmaktadır…

Bu bankanın açılışına pek çok üst düzey isim ve hatta bazı bakanlar katılmıştır…

Peki kimdir bu DOME’nin kurucuları? Hüsnü Özyeğin ve Ferit Şahenk…

Şirketin CEO’luğuna ise İngi,liz vatandaşı olan eski ekonomi bakanımız Mehmet Şimşek getirilir…

Ve bugün Londra’da banka kuran Ferit Şahenk’e ait İSTİNYE PARK AVM hisseleri de Katar’a satılmıştır…

Devam edelim biz…

***

Mehmet Kutman… GLOBAL YATIRIM HOLDİNG’in sahibi… 2017 yılında Dünya genelindeki 150* ana limanın hepsine birden talip olacak bir iddia ile GLOBAL PORT isimli şirketi kuruyor…

GLOBAL PORT şirketi ilk iş ne yapıyor dersiniz? Londra borsasına kote oluyor ve halka arz gerçekleştiriyor…

Ama bu şirketin yönetim kurulunda gerçekten çok önemli isimler var…

Örneğin Lord Peter Benjamin Mandelson…Öyle sıradan bir isimden değil,İngiltere’de Tony Blair ve Gordon Brown hükümetlerinde çeşitli bakanlıklar ama en önemlisi de Dışişleri Bakanlığı yapan bir isimden bahsediyoruz… Lord Mandelson’un lakabı ise “Karanlıklar Prensi”

Bir başka yönetim kurulu üyesi Andy Stuart işse yıllarca Norveç Devleti’nin en önemli deniz nakliye firmasının CEO’su…

Peki GLOBAL PORT’un Türkiye’deki en önemli yatırımlarından birisi hangisi? Ortadoğu Antalya Liman İşletmeleri A.Ş..

Ve Ortadoğu Antalya Liman İşletmeleri A.Ş bugün atılan imzalar ile QTerminals W.L.L isimli şirkete geçti. Bu şirketin %51 hissesi ise Katar Devleti’nin  ülkedeki limanları yönetmekten sorumlu olan şirketi Mwani Qatar’a ait…

***

Şimdi tüm bu bilgileri alın alt alta koyun, bunların üzerine Merkez Bankası Başkanlığı Görevi’ne getirilen  İngiliz EXETER çıkışlı oluşunu koyun buna bir de TÜSİAD’ın daha bugün “Başekonomistlik” görevine Londra’da Ferit Şahenk ile ortak DOME YATIRIM BANKASI’nı açan Hüsnü Özyeğin’e ait Özyeğin Üniversitesi hocalarından Gizem Öztok Altınsaç’ı getirdiğini ekleyin…

***

Yani dostlar KATAR’dan İngiltere ve Rothschild izni olmadan değil yatırım yapmaya, Türkiye’de otele yatmaya gelemezeler. O gelen para da aslında İngiltere kontrolünde Türkiye’ye girişine izin verilen paradır…

Yazımızın başında da belirttiğimiz üzere 2015’te Suudi Arabistan’da ABD yanlısı Salman’ın saray darbesi sonrası İngiltere karşı hamlesini Türkiye üzerinden yapmıştır…

Yine 2015’te ekonomik olarak daralma yaşamaya başlayan ve bu giderek kronik hale gelen Türk ekonomisi için Katar “can suyu” olmakta zannedilirken aslında olan Katar üzerinden İngiltere’nin her geçen gün arttırdığı nüfuz alanı ve kuşatmasıdır…

Buradan görünen tablo ise; uzun süredir ABD finans çevrelerinden kredi almakta zorlanan AKP iktidarının,ABD-İNGİLİZ NÜFUZ SAVAŞI’ndan faydalanarak kendisine şiddetle karşı olan yeni ABD yönetimi (Biden ve ekibi) karşısında son bir umutla dümeni Londra sokaklarına kırmış olduğudur…

Lakin London City ve Bank of England’ın sokağına dümenini kıran hiçbir ülkenin o sokaktan eli dolu çktığı görülmemiştir…

Tehlike cebi doldurmak umuduyla dümenin kırıldığı o sokaktan çıkarken üzerinizdeki ceketi de ipotek ettirmiş olma tehlikesidir…

Ve bu tehlike KATAR KATAR akan paraları gayet iyi açıklamaktadır…

NOT: Bu yazının bir bölümü 14 Aralık 2019 tarihinde sosyal medya mecrası Twitter’daki hesabımızda KATAR KATAR PARA TAŞIYAN KURUM: “QATAR INVESTMENT AUTHORITY” başlığı ile yine bizim imzamız ile “Flood” halinde yayınlanmıştır…

2 Yorum

2 Yorum

  1. Alper baran

    28 Kasım 2020 at 03:01

    Tespitleriniz çok iyi.Fakat bu sadece ekonomiye dayalı tespitlerinizi Türkiyenin büyük resimdeki tüm ülkelerle diplomatik ve askeri detaylarını görmezden gelerek, iran ve körfez ülkelerinin Türk düşmanlığının sebeplerini es geçerek, Katara 2017de düzenlenen darbeyi engelleyen Türk Askerinin son derece önemli müdalesi gibi siyasi ekonomik dengeleri değiştiren detayları gözardı ederek, 15 Temmuzdan sonra yaptığı yatırımlarla adeta bizi ayakta tutarak vefasını gösteren bu Katarla eski katarı ayırmadan yaparsanız ve bunca bilgiyi ülkelerin değişebilen refleksleri ,politikaları olamazmışcasına ilelebet düşman düşüncesinde bir çizgiyle anlatırsanız eğer bu sadece dünyaya yatırım yapan bir finansal yönetici ve petrol ülkesinin parasının zürtün azını yormasından ileri gidemez.

  2. Ziya

    28 Kasım 2020 at 09:39

    Elinize beyninize sağlık.. sizin gibi gazeteciler olmasa olan biteni anlamak mümkün değil.. sağolun

Bir Cevap Yazın

ÖZEL HABER

KULİSLERDE BOMBA İDDİA: “İMAMOĞLU MEMLEKET PARTİSİ’NİN CUMHURBAŞKANI ADAYI OLACAK”

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL KULİS HABER

Celal Eren ÇELİK

Siyasetin gündemi “Erken seçim” tartışmaları üzerinden her geçen gün daha da ısınırken bu sabah VERYANSIN TV “Özel Haberi” ile birlikte kulislere yansıyan Ekrem İmamoğlu-Muharrem İnce görüşmesi gerçekleştiği haberi başta CHP ve MEMLEKET PARTİSİ olmak üzere siyaset kulislerinin en çok konuşulan haberlerinden birisi oldu.

CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun sıklıkla “Büyükşehir belediye başkanlarımızın aday olmaması lazım, çoğunluğun AKP’de olduğu Ankara ve İstanbul’un yeniden AKP’ye geçmesini tabanımıza anlatamayız” şeklindeki açıklamalarından sonra Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce’nin “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi. Bunu da ben mi öğreteceğim?” şeklindeki çıkışı “İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığına destek” olarak yorumlanmıştı.

VERYANSIN TV ise İnce’nin bu çıkışı öncesinde İnce ve İmamoğlu’nun önce telefonda 1,5 saatten fazla görüştüğünü daha ise başbaşa bir görüşme gerçekleştirdiği şeklindeki kulis haberini kamuoyu ile paylaşmıştı.

Kulisler bu haberi konuşmaya devam ederken HABER ALTERNATİF bu konuda güvenilir ve “Üst düzey” kaynaklardan İmamoğlu-İnce arasındaki görüşmenin öncesinden, içeriğine, İstanbul’un en lüks otellerinden birisinde gerçekleşen toplantıdan bu toplantıda konuşulanlara kadar tüm detaylara ulaştı.

HABER ALTERNATİF’in görüştüğü kaynaklar İmamoğlu ile İnce’nin görüşmesinin yeni bir durum olmadığını ve sürecin 2021 yılının Kasım ayında başladığını ve CHP’li Büyükçekmece Belediye Başkanı olan ve siyasi çevrelerde “İmamoğlu’nun arkasındaki beyin” olarak tanımlanan Hasan Akgün üzerinden sağlanan temaslar ile gerçekleştiğini ifade ettiler.

Memleket Partisi Saymanı Serkan Ufuk Akgün’ün CHP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Hasan Akgün’ün yeğeni olduğuna dikkat çeken kaynaklar İnce-İmamoğlu arasındaki temaslarda birisi CHP’de belediye başkanı olan,diğeri Memleket Partisi’nde Saymanlık görevini yürüten “Amca-yeğenin” önemli rolü olduğunu ifade ettiler.

Şu anda Memleket Partisi PM Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı olan Eski CHP Adalar Belediye Başkanı Atilla Aytaç ve yine Memleket Partisi PM Üyeleri Ümran Köksüz, Yunus Can, Mahmut Zeki Çakır ile Memleket Partisi İstanbul İl Başkanı Ertuğrul Gülsever ise gerçekleşen görüşmenin diğer önemli aktörleri olduğu belirtiliyor.

PEKİ SÜREÇ NASIL İŞLEDİ?

İmamoğlu ile İnce ilk kez 2021 yılında Kasım ayında İBB’ye ait Bakırköy’deki bir tesiste bir araya gelerek 1,5 saat kadar konuştu ve fikir alış verişinde bulundu.

Bu görüşmeden yaklaşık 1,5 ay sonra yılbaşının hemen ardından ise İmamoğlu ile İnce bu kez telefonda uzun bir görüşme gerçekleştirdi.

Ancak İnce’nin “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi çıkışını” yapmasından önce kesin kararını vermesine sebep olan toplantı İstanbul’da lüks bir otelde gerçekleştirilen akşam yemeği organizasyonu sonrasında oldu.

Edinilen bilgiye göre Ekrem İmamoğlu ile Muharrem İnce arasındaki görüşmenin Memleket Partisi ayağındaki fikri temelleri bundan bir hafta kadar önce İstanbul Conrad Otel’de PM Üyesi ve Genel Başkan Danışmanı Atilla Aytaç, Genel Sekreter Hakkı Akalın,Genel Sekreter Yardımcısı Kayhan Üreğir,MYK Üyeleri MYK üyeleri Mahir Bakan,Osman Serkan İleri,Mehmet Levent Kazancıoğlu,Sayman Serkan Ufuk Akgün ile birlikte Muharrem İnce’nin de katıldığı 11 Ocak 2022 Salı günü saat 20.00’de akşam yemeğinde buluştular. Toplantıya İstanbul İl Başkanı Ertuğrul Gülsever de davetli olmasına rağmen COVID-19 olduğu için katılamadı. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu ekibe başka MYK üyeleri de katıldı ve 12 kişilik bir grup oluştu.

Toplantıda MYK üyeleri partinin mali durumunun kötü olduğunu ve anketlerde sonuçların parti açısından olumsuz seyrettiğini belirterek Muharrem İnce’nin bu şartlarda Cumhurbaşkanı adayı olmasının dahi zor olduğunu buna karşılık Ekrem İmamoğlu’nun CHP ve İYİ PARTİ’den red yediğini 2024’te İBB’de yeniden aday gösterilmeyeceğini ve bu yüzden 2023’te her ne şartta olursa olsun gerekirse 100 bin imza toplayarak bağımsız Cumhurbaşkanı adayı olacağını, bu çerçevede İmamoğlu’nun Memleket Partisi Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi durumunda hem İmamoğlu’nun bu işe sıcak bakacağı, hem de bu sayede bu rüzgar ile Memleket Partisi’nin barajı geçip grup kurarak Meclis’te temsil edilecek sayıya ulaşacağı,Muharrem İnce’nin de yeniden Meclis’e girmesi ile yeni dönemde Memleket Partisi’nin daha güçlü bir pozisyon alabileceğini savundular.

Conrad Otel’de gerçekleşen bu görüşmenin 3 gün sonrasında 14 Ocak gününde Muharrem İnce Kayseri’de “Ver İstanbul’u al Türkiye’yi” çıkışını yaptı. İnce aynı çıkışını dün de Erzurum’da tekrar etti.

İmamoğlu-İnce görüşmesine şu saatlere kadar her iki cepheden de bir “Yalanlama” gelmezken tarafların haberin kamuoyundaki etkisine bakarak yalanlama yapıp yapmamayı değerlendirecekleri ve gerçekleşen görüşmenin kamuoyunda olumsuz karşılandığı noktasında bir görüş hakim olursa görüşmenin yalanlanacağı da ifade edilen bir diğer kulis iddiası.

 

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

DEMOKRASİNİN SONUNA GELEN TÜRKİYE’DE YENİ SİSTEM: “OKLOKRASİ” VE BÜYÜK TEHLİKE

Yayınlanma Tarihi:

on

Celal Eren ÇELİK

Malum memleketimizin en önemli özelliklerinden bir tanesi de hiç bitmeyen yoğunluktaki gündem değişimleri. Hatta öyle ki memlekette aynı gün içerisinde 2-3 farklı gündem maddesini bile tartıştığımız oluyor ve bu artık bizler için “Sıradan” bir olay halini almış durumda.

Hal böyle olunca bu sıcak ve sürekli değişen gündem içerisinde yapılan tartışmalar çoğu zaman gündelik, yüzeysel ve tabiri caizse “Fast food” türü “Çabuk tüketilen ve bunun tabii sonucu olarak hayatımıza hiçbir iz bırakmadan gelip geçen, bazısı 1-2 gün, kimisi ise 1-2 saatten sonra unutulup giden “Günlük polemikler” olmaktan öteye geçemiyor.

Hele hele yapılan tartışmalar hemen hiçbir zaman kavramlar üzerinden, tarihsel perspektiften derinlemesine sonuçlar çıkartılarak yapılmadığı için ve ülkemiz maalesef “İçi boşaltılmış kavramlar” cenneti haline geldiği için akademik tartışmaların bile pek çok kez belirli standartların çok altında kaldığına şahit oluyoruz.

Bu girizgahı daha da uzatmak mümkün lakin sizleri ana konunun uzağında daha fazla tutmak yerine AKP iktidarının giderek otoriterleştiği günümüzde en can alıcı soru olması gereken “Türkiye Demokrasi ile yönetilmenin artık sonuna mı geldi?” başlığının kavramsal ve tarihsel bir perspektiften ele alacağımız yazımızın detaylarına geçmek çok daha iyi olacak. Zira bu soru gerek bugünkü durum hakkında sağlıklı bir tespit yapılabilmesi gerekse AKP sonrası dönem için bizi bekleyen olası ve büyük bir “Potansiyel” tehlikenin şimdiden farkına varabilmemiz açısından son derece hayati bir önem taşımakta.

Zaten yazının devamını okuduğunuzda neden böylesi “Sıkıcı” görünen bir girizgah ile yazıya başladığımızı da çok daha net anlayacaksınız..

O halde “Sizler hazırsanız biz de hazırız” diyelim ve peşrevi daha fazla uzatmadan yazımızın detaylarına geçelim…

***

Şimdi sizlerle takvim yapraklarını 2 bin sene kadar geriye saracağız…

M.Ö 140’ların başına gelindiğinde dönemin “Süper Gücü” olan Roma karşısında hiç beklemediği bir rakip bulmuştur. Eski Fenike Kolonisi olan Karataca Devleti Roma’nın başına adeta “Bela” olurken tarihin en önemli savaşları olan PÖN SAVAŞLARI ile birlikte Akdeniz egemenliği için kıran kırana bir mücadele yaşanacaktır.

İşte bu mücadele devam ederken dönemin aydın ve düşünürleri yaşanan olaylar hakkında çeşitli görüşler önem sürerken çağdaşlarından farklı bir bakış açısı ile olaylara yaklaşan bir isim vardır ve o isim ünlü tarihçi Polybios’tur.

Ünlü tarihçi Polybios Roma ile Kartaca arasındaki mücadelenin büyük bedeller ödenerek Roma lehine sonuçlanmasını sadece askeri strateji ve ordu komutasındaki yönetim becerisi açısından ele almamış, Roma’ya kesin zaferi getiren koşulları siyaseten ve “Yönetim modeli” olarak da incelemiştir.

Polybios’un başyapıtı olarak adlandırılan ve her birisinde farklı tarihsel dönem ile olayları inceleyen 40 farklı cildin bir araya gelmesi ile oluşan TARİHLER kitabı bu bakış açısı ile kaleme alınırken ünlü tarihçi Antik Roma’daki “Demokrasi” tanımına da farklı bir bakış açısı getirerek o zamana kadar görülmemiş yeni bir “Demokrasi döngüsü” tanımlaması yapmıştır.

Polybios’a göre devlet yönetimlerinde geçerli olan monarşi sistemi bir süre sonra “Güç zehirlenmesi” yaşayarak soyluların öncülüğü ve denetiminde “Tiranlığa” doğru evrilir. Ancak soylular da bir süre sonra kendi aralarında bir nüfuz mücadelesi yaşarlar ve bu kez soyluların içerisinde bir tasfiye yaşanır ve ayakta kalan soyluların yönetimi ile birlikte elitist bir “Oligarşik” yapı ortaya çıkar.

Ancak bu oligarşik yapı bir süre sonra halkın çoğunluğuna baskı uygulamaya başlayınca, halkın çoğunluğu ayaklanarak oligarşiyi yıkar ve “Demokrasiyi” kurar.

İşte Polybios kaleme aldığı “Demokrasi döngüsü” içerisinde en çarpıcı tespitleri bu aşamadan sonra yapmaktadır. Polybios’a göre demokrasinin kuruluşundan sonra toplumdaki nüfus artışı ile toplumun “Eğitimli ve nitelikli” nüfusu arasında ters orantılı bir eğri ortaya çıkar. Yani nüfus artar ancak nüfusun çoğunluğunu eğitimsiz/cahil ve niteliksiz kitleler oluştururken nüfusun  eğitimli-nitelikli kısmını oluşturan yüzdesi azınlıkta kalır.

İşte cahil-eğitimsiz ve niteliksiz “Halk yığınlarının” nitelikli-eğitimli halkı “Çoğunluğuna dayanarak” ve demokrasideki “Seçme-seçilme” ana prensibini hayata geçirerek tasfiye etmesi yahut yönetimi altına alması ile birlikte Polybios’un “OKLOKRASİ” adını verdiği ve “Demokrasinin son evresi” olarak tanımladığı aşamaya doğru ilk adım da atılmış olur.

“Demokrasinin son evresi” olarak tanımlanan “OKLOKRASİ” demokrasinin yozlaştığı,yolsuzlukların arttığı, devlet yönetiminde liyakatin en alt seviyeye indiği aşamadır aynı zamanda.

OKLOKRASİ aşamasına gelmiş bir toplumda Polybios’a göre en belirgin ve önemli karakteristik özellik toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan eğitimsiz-cahil ve niteliksel halk yığınlarının olaylar ve konular hakkında bilgileri olmamasına rağmen kesinlikle fikirleri olmasıdır.Bu tip toplumlarda bilgisi olmayan ancak her konuda fikri olan geniş halk kitleleri giderek parçalı bir yapı haline gelirken bir “Siyasal organizasyon” yahut güçlü bir “Siyasal figür” ortaya çıkarak bu kitleleri “Ortak bir takım değerleri” üzerinden tutkulu biçimde aynı siyasal hedef,ideal üzerine birleştirebildiği takdirde kısa süre içerisinde devletin yönetimini ele geçirir. Devlet yönetimini “OKLOKRASİ” için hazır hale gelmiş geniş halk kitlelerini arkasına alarak ele geçiren yöneticiler ise kısa süre içerisinde “TİRAN” haline gelirler.

Yani Polybios’un “TİRANLIK” ile başlayan “Demokrasi döngüsü” döngü tamamlanıp, OKLOKRASİ tüm sosyal ve siyasal katmanları,siyasal aktörleri ve üst yapı kurumları ile hayata geçtiğinde yeniden “TİRANLIĞA” evrilerek tamamlanmış olur.

***

Peki Polybios’un 2 bin sene önce yaptığı bu “DEMOKRASİ DÖNGÜSÜ” tanımlamasının son noktasında toplumun bir tiranın avcuna düşmesinin sonrasındaki aşama için önerisi ne olmuştur dersiniz?

İşte bu sorunun cevabı çok daha ilginçtir zira Polybios bu sorunun çözümü için Roma’da siyasi bir kurum olan ve olağanüstü yetkiler ile donatılmış bir “DİKTATÖR” tarafından -Roma’da bu siyasi makama magistratus extraordinarius ismi verilmekteydi- sistemin yeniden düzeltilmesi ve sonrasında yeniden demokrasiye geçişin sağlanmasını önermişti…

Şimdi 2 bin sene öncesinden hızla günümüz Türkiye’sine gelelim isterseniz…

AKP iktidarı 2 bin sene önce Polybios’un tanımını yaptığı OKLOKRASİ sistemini tam olarak uygularken biz ülkenin kurtuluşu için bir “DİKTATÖR” mü arayacağız?

Pek çoğunuzun bu soruya “Arkadaş öyle saçma şey olur mu?” dediğinizi duyar gibiyim ancak toplumların buhranlı,kriz dönemi yaşadıkları, özellikle de yoğun baskı altında kaldıkları dönemlerden sonra bir sistemsel çıkış felsefesi üretmek yerine bir “KURTARICI” beklemek gibi bir “ZAAFLARI” olduğunu bize tarih sayısız örnekleri ile göstermekte…

İtalya’da faşizmi ve Faşizmin babası Mussolini’yi iktidara getiren de, Almanya’da Hitler ve Nasyonal Sosyalizmi iktidara taşıyan da işte bu “Kurtarıcı bekleme” ruh halidir.

Keza AKP de 2001 yılında büyük bir ekonomik kriz ile dibe vuran ülkede siyasetin merkezindeki tüm partilere isyan eden Türk halkının beklediği “Kurtarıcı” olarak lanse edilmiş ve “Kurtarıcı” olarak ülkede iktidar olmuştur.

Şimdi Türkiye 21 sene sonra yeniden ve çok daha ağır bir ekonomik ve siyasal kriz ve buhran dönemi yaşarken toplumda bir kez daha bu sıkıntılı “Kurtarıcı” beklentisi zirveye çıkmıştır.

Peki bu “Kurtarıcı” beklentisi zirveye çıkmışken bizi bekleyen tehlike nedir?

Türkiye’nin en önemli “Filozoflarından” birisi olan ve genç yaşta hayatını kaybeden ünlü sosyolog Ulus Baker’in “Muhafazakarlık” kavramı bugünkü siyasal tablonun iyi okunabilmesi açısından son derece önem taşımaktadır.

Ulus Baker muhafazakarlık kavramının tanımını bakın nasıl çok çarpıcı bir biçimde dile getiriyor:

“…muhafazakâr, özellikle “modern” çağın insanıdır, eski, “geleneksel” denen toplumlarda “muhafazakâr” yoktur. Bunun nedeni ise çok kolay anlatılabilir: gelenek, eğer gerçekten gelenekse, zaten kendini koruyacak güce sahiptir ve insanların onu korumak, muhafaza etmek için beyinlerini zorlamaya çok ender durumlarda ihtiyaçları olur. Muhafazakârlık ancak gelenek ortadan kalkarak tarihsel bir hayal perdesinin ardında kaldığı andan itibaren mümkün bir duygusal yaşantıdır. Fenomenolojik “geçmişe özlem” değerinin altında gelecek üzerinde kurulacak bir hâkimiyet güdüsü yatar. Muhafazakâr, geçmişe yönelik değildir, geleceğe yöneliktir: çocuklarım, toplumum, gelecekte de benim yaşadığım gibi, benim arzuladığım gibi yaşasınlar…

Muhafazakâr fikriyat, toplumsal yaşantı içinde sosyal ve politik bir tavır haline gelince, bu “dram” traji-komik bir hâle bürünür. Geçmişin “değerlerini” korumak, “ataların mirasını” savunmak çok kolay ırkçılığa ve faşizme yol açan tutkulara dönüşebildiyse, bunun nedeni, bir muhafazakârın kafasındaki “geleneğin” büyük bir kısmının devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplerden oluşmasıdır. “Yerlilik” fikri de bu terkiplerden pek bağışık değildir.”

KAYNAK: ULUS BAKER-BİRİKİM DERGİSİ-SAYI:70-YERLİLİK:BİR AŞINDIRMA DENEMESİ

Keza yine Ulus Baker “Kederli ruhların desteklenmek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır.” derken ve “Din savaşlarından yırtabilirsek belki de iktidarlarını yeniden kurulacak bir despotun egemenliği altına düşeceğiz” diye eklerken toplumların “Kriz ve buhran” psikolojisi ile “Kurtarıcı sandığı yeni tiranlara” nasıl da kolayca kucak açabileceklerini ifade ediyordu.

Bugün AKP iktidarının sonlandırılması ve beklenen “Kurtarıcının” gelmesi için ülkedeki ana muhalefet partisi CHP’nin kendisini adeta inkar edercesine sağcılaşarak giderek “Çakma bir muhafazakar” parti haline gelmesi, CHP’nin “Dostları” olan GELECEK ve DEVA PARTİLERİ’nin ise zaten kendilerini “Muhafazakar” olarak tanımlaması, SAADET PARTİSİ’nin Siyasal İslam’ın bu ülkedeki bayraktarı olması, İYİ PARTİ’nin ise muhafazakarlık kodlarını milliyetçilik ile bezeyerek üzerinde taşıyor oluşu ve politik/felsefi/ideolojik bir alternatif hat ortaya koymaktan uzak “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” mantığı ile ortaya çıkması ve bu “Sekter” anlayışı topluma dayatması karşımıza ciddi bir “Tehlike” olarak durmaktadır.

Zira kendi içerisinde “Yerine geçmeye hazırlandığı AKP’nin” ideolojik kodlarını taşıyan böylesi bir yapı Ulus Baker’in ifadesinde kendisini bulan “Desteklenmeye ve propagandalarının yapılmasına” daha yalın bir ifade ile “Yıllardır kaybeden olmaktan çıkıp artık kazanan olmaya” susamış, “Kederli” ruhlar ile buluştuğunda yaşanacak olan gerçekten bir kurtuluş mudur yoksa Polybios’un tamamlanmış DEMOKRASİ DÖNGÜSÜ sonrasında yeniden başa dönüldüğünde karşımıza çıkan yeni bir TİRANLIK’ın ilk adımı ve temeli mi olacaktır?

İşte soru da son derece önemli sorun da tam olarak budur…

Ve toplumumuzun bu kez yanlış karar verme lüksü yoktur bu nedenle “Pragmatist siyasal kazanımlar” adına ilkesizce,kendi değerlerinden taviz vererek hatta kendini inkar ederek yapılan ittifaklar geçici seçim zaferleri sağlasa da orta/uzun vadede yeniş bir toplumsal yıkım yaşatabilir.

Ve işte tam da bu sebeple muhalefetin özelikle de ana muhalefetin asli sorumluluğu ise AKP’den ülkeyi kurtarırken ülkeyi bu uçuruma itmemek, seçmenlerin temel talebi ise en az “İktidar” kadar bu iktidara giderken izlenecek yoldaki “İlkeli siyaset” olmak zorundadır…

 

 

 

 

Okumaya Devam Et

ÖZEL HABER

ZİRAAT KATILIM’DAN “İCAZETLİ İSLAMİ KIYAK”

Yayınlanma Tarihi:

on

HABER ALTERNATİF-ÖZEL HABER

Celal Eren ÇELİK

Ziraat Katılım  Bankası’nın “Kur korumalı mevduat” için “Dini icazet belgesi” alırken, bu “Dini icazetin” alındığı firmanın da Ziraat Katılım Bankası’nın “DANIŞMA KOMİTESİ Başkanı” olan Mehmet Odabaşı’nın kurucusu ve eski ortağı olduğu bir “Yandaş” firma olduğu ortaya çıktı.

Dini icazet belgesi aldığı ortaya çıkan Ziraat Katılım Bankası A.Ş bu hizmetleri İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nden alıyor.

İşte Ziraat Katılım Bankası’nı  İSFA’dan “Danışmanlık” hizmeti aldığını belgeleyen icazet belgesi..

Buna göre Ziraat Katılım Bankası’na “DANIŞMA KOMİTESİ BAŞKANI” olarak atanmış olan Mehmet Odabaşı’nın kurucusu ve eski ortağı olduğu İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ 11.03.2014 tarihinde İstanbul Ticaret Odası’na kaydolarak ticari faaliyetlerine başladı.

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nin kurucu ortakları ise şu isimlerden oluştu:

Mehmet Odabaşı,Hasan Ayaz,Akın Karatoy,Yaşar Yalçın,Souhayb Khaldı ve Furkan Eşref Yalçın.

Ancak daha sonra gerçekleşen “Pay devirleri” ile birlikte şirkette 3 ortak kaldı. Bu isimler ise Mustafa Said Yalçın,Feyza Yalçın ve Yaşar Yalçın.

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nin kurucusu olan Mehmet Odabaşı Ziraat Yatırım Bankası’na DANIŞMA KOMİTESİ BAŞKANI olurken bankanın “Danışmanlık” hizmetlerini ise Mehmet Odabaşı’nın kurucusu olan bu şirket aldı.

Şirketin bir diğer kurucusu olan Hasan Ayaz ise aynı zamanda Ziraat Katılım Bankası’nın Hukuk Müşavirliği görevini üstlendi.

Öte yandan İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK TİCARET LİMİTED ŞİRKETİ’nin diğer kurucularından ve hali hazırdaki ortaklarından olan Av.Yaşar Yalçın Kuveyt Türk Katılım Bankası’nın avukatlığını yaparken Ziraat Katılım Bankası ve Ziraat Katılım Varlık Kiralama A.Ş şirketlerinin hukuki desteğini sağlayan isim oldu. Av.Yaşar Yalçın aynı zamanda ASYA KATILIM,FİNANS KATILIM ve ALBARAKA KATILIM Bankalarının da avukatı.

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK şirketinin bir diğer kurucusu olan Akın Karatoy da Ziraat Katılım Bankası’nın kuruluşundaki hukuki süreci yürüten isimlerden birisi.

İşte şirketin pay devirlerinden sonra güncel ortaklarının olduğu Ticaret Sicil Gazetesi:

 

 

“İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIKIN” REFERANSLARI KAMU BANKALARI

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK şirketinin en önemli “Referansları” yani iş yaptığı firmalar ise kamu kurumları ve kamu bankaları. Bu “Referanslar” arasında Türkiye Kalkınma Bankası,Türkiye Sınai Kalkınma Bankası,HALK YATIRIMHALK YATIRIM KİRALAMA, ZİRAAT YATIRIM, ZİRAAT EMEKLİLİK,ZİRAAT SİGORTA,ZİRAAT PORTFÖY, KIZILAY gibi kamu kurumları ve bankaları yer almakta.

DANIŞMA KURULU EVLERE ŞANLİK

İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK isimli yandaş şirketin kendi “Danışmanlar Kurulu” da tam manası ile evlere şenlik.

Örneğin 2006 yılında Tuzla Belediyesi tarafından yeni evlenen çiftlere dağıtılan ve içerisinde İslam toplumunda medeni kanunla çelişen durumlarda şeriat hükümlerin uygulanmasını isteyen, kızların dokuz yaşında evlenebilmesinden erkeklerin dört eş alabilmesine, akraba evliliklerinin İslam’a uygunluğundan doğum kontrolünün İslam dışılığına dair birçok madde bulunduran, “Eşlerinizi iz bırakmadan dövebilirsiniz” ifadelerini barındıran ve o dönemde büyük bir skandala neden olan 635 sayfalık “Delilleriyle Aile İlmihali” isimli şeriat propagandası yapılan kitabın yazarı olan Prof.Dr. Hamdi Döndüren İSFA İSLAMİ FİNANS DANIŞMANLIK’ın “Danışma Kurulu”nda yer almakta…

Şirketin bir diğer “Danışma Kurulu Üyesi” halen Ziraat Katılım Bankası A.Ş’nin de Danışma Komitesi Başkanlığı görevini yürüten Mehmet Odabaşı. Odabaşı aynı zamanda Kuveyt Türk’ün de Danışma Komitesi üyesi. Odabaşı İsmailağa Cemaati’nin büyük saygı duyduğu ve Cübbeli Ahmet’in de bir dönem hocalığını yapmış olan Nureddin Can Hoca’nın  öğrencisi olması ile biliniyor…

“Danışma Kurulu” üyesi bir diğer isim Ziraat Katılım Bankası dahil pek çok “İslami Katılım Bankası”nın avukatlığını yapan Yaşar Yalçın…

Bir diğer isim ise Kuveyt Türk kökenli bankacı Orhan Taştekil…

 

 

 

Okumaya Devam Et







Popüler

%d blogcu bunu beğendi: